CANERİTEN
Yatağındaydı demek. Demek hepsi bir rüyaymış. Ne karmaşık rüyalardı bunlar ardı ardına. Nasıl bir bilinçaltıydı bu böyle? Boynu çok fena tutulmuştu. Tabi ya, yastığı yere düşmüştü işte. Acıyı gösteren kâbusların etkisi bedenini kaskatı hale getirmişti. Karabasan. Üstü açık kalmıştı. Bu yatağı da bir an evvel değiştirmeliydi. Yastığı almak için uzanmaya çalıştı, uyuşan kolunu çok zor hareketlendirdi. Zorlukla kıpırdanıyordu. Biraz gayret daha. Uzandı, kolu boşluğa sarkmadı. Uzanmaya çalıştı. Kolu boşluğa sarkmadı. Karabasan. Bu ne kadar sert bir yataktı. Karabasan.
Gözlerini hırsla yumdu.
Neden!
“İyilik öğreten çok, öğretme meraklısı çok. Hadi bakalım kötülüğü öğretin bana, öğrenmeye hazırım. Hadi!”
Hatırlamamak kelimesini aklıdan uzaklara yollamak istedi. Zihninde tekrar eden buydu; hatırlamamak. Hatırlamayacağım dedikçe en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Hatırlamamak kelimesinin kendisi hatırlamaktı.
Evet, belki de bunu istiyorum dedi kendine; acımla beslenerek, kendimle hesaplaşarak, kendime sunduğum bir adak, kendimi kendime kurban edişim: hatırlamak!
Zaman geri gelmişti!
İki gün öncesinde Caneriten’ deydi. Kustu; kusmuğa bulandı. Ekşi bir kokuyla sıcakta bekletilmiş ceset kokusu birbirine karıştı. Kendi pisliğine karışmıştı. Sıcak bir su döküldü tepesinden aşağı, haşlandığını hissetti. Hemen ardından da buz gibi bir su. Midesindeki tiksindiği küflenmiş ekmek ve bulanık su da dışarıdaydı artık. Yerden toplayıp yememek için uzun süre direnmişti. Süre? Sahi ya… Uzun bir zamandan sonra ilk kez yıkanmış oluyordu bu su sayesinde. Belli belirsiz gülümsedi. Bu gülümsemenin yersizliği ince iğne uçları şeklinde beyninin hücrelerine battı. Bu Caneriten sahi eritiyor muydu içeride kalan her şeyi?
Zaman kaybolmuştu o zaman!
Caneriten’ e ne zaman girdiğini ayırt etmesi mümkün değildi. Gün yahut gece kavramını anlayabilecek bir imkân yoktu. İçeride olduğu ilk anla birlikte ruhu sıkıldı. Hâlbuki canlı ve neşeli renkler hâkimdi bir metrekarelik alanı çevreleyen duvarlara. Kapı nasılsa yok olmuştu. Duvarlarsa tavanı bilinmeyen bir sonsuza doğru akan; canlı ve neşeli renklerle doluydu: sanki dalga geçermiş gibi hayat dolu soyut renklerle… Tavan görünmezdeydi. Tavanı aramak yer çekiminin otoritesini sarsarcasına dipsiz bir kuyuya bakmak gibiydi. İşin aslı Caneriten’ de olmak dipsiz bir kuyunun dibinde kalmışlık demekti. Çıkış yoktu.
Orada olduğu ilk an çok uzun bir bilinmezle baş başa kalmıştı. Hiçbir şey yoktu, fakat kalp atışlarının gittikçe hızlandığını hissediyordu. Duvarlar sanki üstüne devrilecekmiş gibi bunalmaya başlıyordu insan. Bekleyişin çilesini doldurmaya çalışırken içerisi sanki gittikçe ısınıyordu. Nedense gittikçe nefes almak da daha güç hale geliyordu. “İçerideki havayı çekiyor olmalılar muhakkak, beni burada havasız bırakacaklar” diye düşündü. Boğulacak mıydı bu çılgın renklerin arasında? Sonra birden aklına tuhaf bir fikir geldi; “Acaba bütün bunları kendim uyduruyor olabilir miyim, bu yoksa sadece bir psikolojik işkence mi?”
Ama peki ya bu nefes darlığı, üstelik burnuna gelen kısıtlı hava da çürümüş bir ölüm kokuyordu. Gittikçe azalıyordu. Sonunda leş gibi bir kokuyla dolu olan hava da bitti. Solumaya çalışıyordu deli gibi, kendini zorluyordu. Ciğerleri sanki patlayacaktı. Can çekişiyordu resmen, demek böyle ölecekti. Dayanılmaz bir şeydi bu.. Her yer yangın yeri gibi sıcak ve havasızken yerde kıvranıyordu son gücünü tüketmek pahasına. O anda birden hava verildi odaya. Bu havanın kaynağı veya çıkışı neresiydi? Görmek mümkün değildi.
İçeriye verilen hava buz gibiydi, bir anda ateş gibi kızgın havasızlıktan dondurucu bir havaya geçiş yapmıştı. Beni pastörize ediyorlar galiba diye düşündü. Üşümeye başlamıştı, hem de çok. İyice büzüştü. Aklımın mikropları ölüyor dedi kendi kendine: “kendimin mikropları, mikrop olan yanım, hastalığım ölüyor.” Hangisinin daha iyi olduğunu ayırt etmeye çalıştı. Issız bir çöl mü, sonsuz bir deniz mi? Derisi duvarlara yapışıyordu. Aniden aydınlığı sağlayan kaynağı belirsiz ışık da yok oldu. Kör olmuş olabileceğini düşünmedi değil. Işık dışında her şey normale dönmüştü sanki. Fakat bu bekleyiş de beterdi. En azından beni karanlıkla korkutamazlar diye rahatlamaya çalıştı içini. Işıksızlık bitmek tükenmek bilmiyordu fakat bir türlü. Ne kadar öylece kaldığını bilemedi. Bu bekleyiş ani ve göz alan bir ışık patlamasıyla son buldu. Beyninde şimşekler çakıyordu ışıkla. Kör olmadıysa bile bu ışıkların gözlerini bozacağı muhakkaktı. Renklerin hepsi iç içeydi artık. Kulakları çınlıyordu, fakat bu da içeride neredeyse var olduğundan emin olduğu bir ses gibiydi. Sanki bir tiz ses, bir böceğe yapılan işkence gibi.
Şekilsizleşen vücudunun pes etmesinden korktu birden. Öfkeyle karışık bir duyguydu bu. Ya pes ettikten sonra ne olurdu? Hiç konuşmamıştı, suskunluğunu canı gibi korumuştu. Ama içinde bambaşka birisinin uyandığını hissediyordu. Bedenden geriye ne kalıyordu ki, bu nasıl bir akıldı? Kendine bir başka düşkün! Düşkünlük… Gurur ve kibir damarlarının içine civa gibi ağır ve kayagan doluyordu sanki. Bambaşka hisleri keşfediyordu acının eşiğini aşarken.
Ne kadar süre Caneriten’ de kaldığını bilmiyordu. Fakat iki gün önce en son Caneriten’ de gülümsediğini anımsıyordu, uzun zamandan sonra ilk kez yıkanmışlığın verdiği yersiz hisle. Bu iki günü Demir Dağı zindanlarına geldiğinden beri ilk kez gördüğü güneş sayesinde sayabilmişti, fakat ondan da emin değildi. Hala ne kadarının kâbus olduğunu çözememişti. Caneriten’ den öncesi de vardı. Demir Dağı sınırlarında yakalanışı, Demir Dağı denilen dağın içine kurulmuş zindanlara girişi, tanımadığı kişiler tarafından bilmediği şeyler hakkında yargılanışı, ışık görmeyen hücrelerde is ve yanık azot kokusunun içinde cehennemi görüşü, ardından Caneriten.
Sonra geldiler…
21 Aralık 2009 Pazartesi
16)
Kimse onun konuşabilirliğini bilmedi uzun zaman, bebekken bile konuşmamıştı çünkü. İnsanlarla iletişime geçmek için en ufak bir çaba bile harcamamıştı. Daha küçük bir çocuk olduğu zamanlarda bile, tavrında anlaşılmaz bir rıza gösteriş vardı. Hiçbir ihtiyacını dile getirecek bir eylemde bulunmamıştı. Önüne konulursa yemiş, konmazsa beklemişti. Fakat dış dünyaya tamamen kayıtsız olmadığını, kendisine yönelik çağrı ve isteklere karşılık vererek göstermişti; bunu aklının da yerinde olduğunu kanıtlarcasına yapmıştı. Zekâsal bir problemi olmadığı öğrenme ve kavrayıştaki kolaylığından anlaşılıyordu zaten. Bunun yanı sıra doktorlar onun konuşmasına fiziksel bir engel bulunmadığını tespit etmiştiler. Verdiği tepkilerle ilgisiz de olsa etrafında olup bitenleri anladığını ispatlayan Kerem yine de suskunluğunu uzun zamanlar koruyacaktı.
Onun halinden sorulan Onasırlık, “sırrın sahibi sırrını açık etmedikçe kim nasıl bilsin işin doğrusunu” demişti onun hakkında. Böyle söylerken bile, bu çocuğun gözlerinde kimsenin görmediği bir şeyi gördüğünü hissediyordu. Öyle ki bu çocuğun gözlerinin içinde acı vardı, kederle boğulmuş gibiydi susmasını bilmeyen gözleri. Bu bakışların konuşkan efkârı, tavrındaki sakinlikle de katmerleşerek pek çoklarına bir tek şeyi işaret edecekti ki o da anne ve babasını henüz doğumunun kırkıncı gününde kaybetmiş bir çocuğun trajedisi olacaktı. Geçirdikleri trafik kazasından kurtulan mucize bir kazazede olarak hayata başlamış olması, Kerem’ in suskunluğunun ve hallerinin travmatik nedeni olarak kabul edilmişti. Fakat Onasırlık diğerleri gibi, onun gözlerinde gördüğünü sandığı şeyin nedeni olarak bu kazayı görmüyordu. Kazanın sonucuydu belki olanlar fakat kaza bir neden değildi ona göre.
Kerem ailenin en genç bireyi olarak, ziyadesiyle bir ilginin odağında büyümüştü. Kendisinden bir büyük olan kuzeni ile arasında on yedi yaş vardı. Kendisinden küçük kimse yoktu ve olabilecek gibi de değildi. Çünkü kendisi ve kuzeni dışında aile bireylerinin tamamı oldukça yaşlı kimselerden oluşuyordu. Onasırlık’ ın da bir evlat gibi sevdiği bu çocuk, büyüdükçe farklı olan tabiatının yanı sıra insanlardan da kaçar bir hale geliyordu. Okuma bildiğinden saatlerce odalara kapanıp okuyor, kimse ile en ufak bir temasta bulunmuyordu. Çoğu zaman sadece Onasırlık’ ın yanına gelmesine izin veriyor, fakat onunla da en ufak göz kontağı bile kurmuyordu. Bakışlarını kaçırışından olsa gerek, bir şey sakladığı yahut bir şeyden korktuğu gibi şüphelere kapılansa sadece Onasırlık oluyordu.
Yıllarca dışarı çıkmadı Kerem. Gittikçe soluklaşan teni gün ışığına hasret gidiyordu. Senelerce odalarda saklandı ve kendini kitaplara verdi. Sonra bir gün kendini kilitlediği odadan çıktı, anahtarlarını elinden tereddütsüz bıraktı. Duyanlar anahtarın yere düşüşündeki tok sesi uzun müddet unutamayacaktı, çünkü bu yankı değişimin ilk elçisiydi. Çok uzun zamandır ailenin geleceği ve Kerem hakkında endişede olan büyükler, o unutulmaz günün gelişinden umudu kesmiş gibiydiler. Kerem o günden sonra bakışlarını kaçırmadı. Bir daha da odalara kapanmadı. Aksine dışarıdan içeriye sığmaz oldu. Yine konuşmuyordu, fakat halindeki tekinsizlik ve bakışlarındaki keskinlik korku veriyordu. Gözlerine çöreklenen ızdırap olduğu yerdeydi, fakat kişileri dehşete düşüren bundan ziyade, başka bir şeydi. Kimse onunla uzun müddet göz göze gelemiyordu, çünkü bunu deneyenler büyük bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusuyla kıvranmaya başlıyorlardı. Bu bakışlardaki rahatsız edicilik, kişiyi kendi öz muhasebesine sevk ediyor sonra kişi kendi vicdanı, acıları ve çıkmazlarıyla yüzleşiyor, yoğun bir öz korku ve çaresizlikte bocalıyordu. Bu rahatsız ediciliğin temelinde yatan sanki öylesine karanlık bir büyü, öylesine acımasız bir lanetti ki, yüz yüze geldiği herkesi tereddütsüz bir kasırgaymışçasına süpürüp geçiyor, mutsuzlukların dipsiz kasvetli sandığını kurcalıyor ve bakanları buhranlara uğratıp ağlamaya itiyordu. Onasırlık ilk kez bu bakışlarla yüzleştiğinde her şeyi anlamıştı; yıllarca gördüğünü sandığı şeyi ilk kez bu kadar net görmüştü, sonrasındaysa bir daha asla onunla göz göze gelememişti. Çünkü sırrın sahibi sırrını açık etmişti...
Evin temellerinin cenazelerle sarsıldığı günlerdi. Kerem yetişkin bir adam olurken artık halinde çocukluğundaki uysal tavrından eser yoktu. Eve doğru dürüst uğramıyor, bazen haftalarca kimsenin bilmediği yerlerden dönmüyordu. Evin büyükleri birer birer gözlerini hayata kapatıyordu. Gözlerinde geleceğin yok oluşunun izlerini taşıyarak ölüyordu bu bedenler. Bu bir yıkılıştı.
Beklenmedik bir olay olana kadar.
Kerem bir gün, uzun uzadıya dönmediği kayboluşlarından eve döndü. Yanında Lisan vardı. Çoğu kişinin inanamadığı bir mucizeydi Lisan. O geldikten sonra Kerem bir daha gitmedi. Kimse Kerem’ in onu nereden bulup getirdiğini bilemedi. Lisan da hiç konuşmuyordu Kerem gibi. Yine de aralarında fark edilir bir ayrım vardı ki o da Lisan’ ın daha yabani oluşu, dışarıdan gelen her tür veriye tepkisiz kalışıydı. Onun geldiği yer hakkında herkes ayrı bir şey söyledi, ancak gerçek hiçbir zaman net bir şekilde dillenmedi.
Aşkın pek çok yüzü vardır. Lisan ile Kerem için de bu böyleydi. Birbiri ile hiç konuşmayan, el ele kol kola hiç görülmemiş olan bu iki insan, göz göze bile gelmeden uzaktan seviyordu, üstelik böyle yakınken. Onların aşkı yüz yüze gelmek değil sırt sırta vermekti daha çok. Onlarınki aşkın uzak yüzüydü, fakat uzağın da yakıcı bir yakınlığı vardır. Nadir bakıştıkları saniyelerde, birbirlerinin gözlerinden ne çok şeyi okuyabildiklerini bilen yoktu elbette, onların dünyasının dışında bunu keşfedebilmek zordu ne de olsa. Fakat birbirlerine bakarken ağladıklarında, anlaşılıyordu ki ağlamayı birlikte keşfediyorlar.
Bir bebekleri olduğunda bu T.D’ de büyük yankı uyandırdı. O hoyrat Lisan’ ın tastamam bir annelik içgüdüsü ile davranıyor oluşu da şaşkınlık sebebi oldu. Görünen oydu ki, annesi de babası da bebeğin üstüne titriyordu. Evde yeni bir canlı gözlerini hayata açmış büyürken, bir yandan evde ömrünü tüketenler hayatı terk etmeye devam ediyordu. Bebeğin sütten kesildiği gün evdeki son büyük de gözlerini kapatmıştı. İşte aynı gün Kerem ve Lisan da bir daha geri dönmemek üzere evi terk etti. Bu şaşırtıcı gidişin yankıları uzun zaman dillerde dolaştı. Hâlbuki Kerem bir daha dönmeyeceklerini belli etmiş, geride bıraktıkları bebeklerini çocuk sahibi olamayacak olan kuzenine emanet etmişti.
Lisan’ ın sesini kimse bilmedi. Kerem ise hayatında sadece iki defa konuştu. Üstelik de konuşmasından umudun kesildiği anlarda oldu ikisi de. İlkinde, bir gün yanında Lisan ile çıkıp geldiğinde Onasırlık’ a konuştu. “Lisan, benim eşimdir.” oldu hayatındaki ilk cümlesi. Ondan sonra herkes tekrar konuşsun diye boşuna bekledi. Üç yıl sonra ikinci kez konuştuğunda gidiyordu ve bu sefer Gabye ile konuştu; “kızım kızındır.”
Onun halinden sorulan Onasırlık, “sırrın sahibi sırrını açık etmedikçe kim nasıl bilsin işin doğrusunu” demişti onun hakkında. Böyle söylerken bile, bu çocuğun gözlerinde kimsenin görmediği bir şeyi gördüğünü hissediyordu. Öyle ki bu çocuğun gözlerinin içinde acı vardı, kederle boğulmuş gibiydi susmasını bilmeyen gözleri. Bu bakışların konuşkan efkârı, tavrındaki sakinlikle de katmerleşerek pek çoklarına bir tek şeyi işaret edecekti ki o da anne ve babasını henüz doğumunun kırkıncı gününde kaybetmiş bir çocuğun trajedisi olacaktı. Geçirdikleri trafik kazasından kurtulan mucize bir kazazede olarak hayata başlamış olması, Kerem’ in suskunluğunun ve hallerinin travmatik nedeni olarak kabul edilmişti. Fakat Onasırlık diğerleri gibi, onun gözlerinde gördüğünü sandığı şeyin nedeni olarak bu kazayı görmüyordu. Kazanın sonucuydu belki olanlar fakat kaza bir neden değildi ona göre.
Kerem ailenin en genç bireyi olarak, ziyadesiyle bir ilginin odağında büyümüştü. Kendisinden bir büyük olan kuzeni ile arasında on yedi yaş vardı. Kendisinden küçük kimse yoktu ve olabilecek gibi de değildi. Çünkü kendisi ve kuzeni dışında aile bireylerinin tamamı oldukça yaşlı kimselerden oluşuyordu. Onasırlık’ ın da bir evlat gibi sevdiği bu çocuk, büyüdükçe farklı olan tabiatının yanı sıra insanlardan da kaçar bir hale geliyordu. Okuma bildiğinden saatlerce odalara kapanıp okuyor, kimse ile en ufak bir temasta bulunmuyordu. Çoğu zaman sadece Onasırlık’ ın yanına gelmesine izin veriyor, fakat onunla da en ufak göz kontağı bile kurmuyordu. Bakışlarını kaçırışından olsa gerek, bir şey sakladığı yahut bir şeyden korktuğu gibi şüphelere kapılansa sadece Onasırlık oluyordu.
Yıllarca dışarı çıkmadı Kerem. Gittikçe soluklaşan teni gün ışığına hasret gidiyordu. Senelerce odalarda saklandı ve kendini kitaplara verdi. Sonra bir gün kendini kilitlediği odadan çıktı, anahtarlarını elinden tereddütsüz bıraktı. Duyanlar anahtarın yere düşüşündeki tok sesi uzun müddet unutamayacaktı, çünkü bu yankı değişimin ilk elçisiydi. Çok uzun zamandır ailenin geleceği ve Kerem hakkında endişede olan büyükler, o unutulmaz günün gelişinden umudu kesmiş gibiydiler. Kerem o günden sonra bakışlarını kaçırmadı. Bir daha da odalara kapanmadı. Aksine dışarıdan içeriye sığmaz oldu. Yine konuşmuyordu, fakat halindeki tekinsizlik ve bakışlarındaki keskinlik korku veriyordu. Gözlerine çöreklenen ızdırap olduğu yerdeydi, fakat kişileri dehşete düşüren bundan ziyade, başka bir şeydi. Kimse onunla uzun müddet göz göze gelemiyordu, çünkü bunu deneyenler büyük bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusuyla kıvranmaya başlıyorlardı. Bu bakışlardaki rahatsız edicilik, kişiyi kendi öz muhasebesine sevk ediyor sonra kişi kendi vicdanı, acıları ve çıkmazlarıyla yüzleşiyor, yoğun bir öz korku ve çaresizlikte bocalıyordu. Bu rahatsız ediciliğin temelinde yatan sanki öylesine karanlık bir büyü, öylesine acımasız bir lanetti ki, yüz yüze geldiği herkesi tereddütsüz bir kasırgaymışçasına süpürüp geçiyor, mutsuzlukların dipsiz kasvetli sandığını kurcalıyor ve bakanları buhranlara uğratıp ağlamaya itiyordu. Onasırlık ilk kez bu bakışlarla yüzleştiğinde her şeyi anlamıştı; yıllarca gördüğünü sandığı şeyi ilk kez bu kadar net görmüştü, sonrasındaysa bir daha asla onunla göz göze gelememişti. Çünkü sırrın sahibi sırrını açık etmişti...
Evin temellerinin cenazelerle sarsıldığı günlerdi. Kerem yetişkin bir adam olurken artık halinde çocukluğundaki uysal tavrından eser yoktu. Eve doğru dürüst uğramıyor, bazen haftalarca kimsenin bilmediği yerlerden dönmüyordu. Evin büyükleri birer birer gözlerini hayata kapatıyordu. Gözlerinde geleceğin yok oluşunun izlerini taşıyarak ölüyordu bu bedenler. Bu bir yıkılıştı.
Beklenmedik bir olay olana kadar.
Kerem bir gün, uzun uzadıya dönmediği kayboluşlarından eve döndü. Yanında Lisan vardı. Çoğu kişinin inanamadığı bir mucizeydi Lisan. O geldikten sonra Kerem bir daha gitmedi. Kimse Kerem’ in onu nereden bulup getirdiğini bilemedi. Lisan da hiç konuşmuyordu Kerem gibi. Yine de aralarında fark edilir bir ayrım vardı ki o da Lisan’ ın daha yabani oluşu, dışarıdan gelen her tür veriye tepkisiz kalışıydı. Onun geldiği yer hakkında herkes ayrı bir şey söyledi, ancak gerçek hiçbir zaman net bir şekilde dillenmedi.
Aşkın pek çok yüzü vardır. Lisan ile Kerem için de bu böyleydi. Birbiri ile hiç konuşmayan, el ele kol kola hiç görülmemiş olan bu iki insan, göz göze bile gelmeden uzaktan seviyordu, üstelik böyle yakınken. Onların aşkı yüz yüze gelmek değil sırt sırta vermekti daha çok. Onlarınki aşkın uzak yüzüydü, fakat uzağın da yakıcı bir yakınlığı vardır. Nadir bakıştıkları saniyelerde, birbirlerinin gözlerinden ne çok şeyi okuyabildiklerini bilen yoktu elbette, onların dünyasının dışında bunu keşfedebilmek zordu ne de olsa. Fakat birbirlerine bakarken ağladıklarında, anlaşılıyordu ki ağlamayı birlikte keşfediyorlar.
Bir bebekleri olduğunda bu T.D’ de büyük yankı uyandırdı. O hoyrat Lisan’ ın tastamam bir annelik içgüdüsü ile davranıyor oluşu da şaşkınlık sebebi oldu. Görünen oydu ki, annesi de babası da bebeğin üstüne titriyordu. Evde yeni bir canlı gözlerini hayata açmış büyürken, bir yandan evde ömrünü tüketenler hayatı terk etmeye devam ediyordu. Bebeğin sütten kesildiği gün evdeki son büyük de gözlerini kapatmıştı. İşte aynı gün Kerem ve Lisan da bir daha geri dönmemek üzere evi terk etti. Bu şaşırtıcı gidişin yankıları uzun zaman dillerde dolaştı. Hâlbuki Kerem bir daha dönmeyeceklerini belli etmiş, geride bıraktıkları bebeklerini çocuk sahibi olamayacak olan kuzenine emanet etmişti.
Lisan’ ın sesini kimse bilmedi. Kerem ise hayatında sadece iki defa konuştu. Üstelik de konuşmasından umudun kesildiği anlarda oldu ikisi de. İlkinde, bir gün yanında Lisan ile çıkıp geldiğinde Onasırlık’ a konuştu. “Lisan, benim eşimdir.” oldu hayatındaki ilk cümlesi. Ondan sonra herkes tekrar konuşsun diye boşuna bekledi. Üç yıl sonra ikinci kez konuştuğunda gidiyordu ve bu sefer Gabye ile konuştu; “kızım kızındır.”
29 Eylül 2009 Salı
15)
Demir Dağı’nda bir fırtına; is kokuyordu havada…
Hayat hep oyunu bozmasaydı bu,
oyun olmazdı.
Kan, beyninde alev alev yanıyordu. Şakağında şahlanmış damarı, bütün bedeninde yankılanıyordu. Hızlanabildiği kadarı yetmiyordu Remle’ ye. Daha…, daha fazlası olmalı diyordu. Öyle bir hız ki, düşüncenin, nefesin ve yaşamanın önüne geçebilsin.
Sabaha kadar uyuyamamıştı sinirden, dönüp durmuştu. Hiçbir şey anlamını bulamıyordu. Geçen gece, nasıl bir geceydi?
Kandırmaca!
İliklerine kadar işleyen bir kaçıp gitme arzusu. Fakat nereye?
Kapıyı açtığında karşısında gördüğü yüz, Remle’ nin bütün varlığını yutup, onu her yerden silmişti sanki. Nereye gidebilirdi ki bu halde?
Boratay daha da hızlandı. Evden çıkmadan önce, tanınmamak için sarındığı siyah örtüler dışında hiçbir şey almamıştı yanına. Fakat aklına aldığı pek çok yükün ağırlığından bir türlü kurtulamıyordu.
Ayaz’ ın ne işi vardı burada? Nasıl karşısında öyle rahat oturabilmişti, çok da olağanmış gibi. Peki ya halası, Çilingir Hâkim, Onasırlık? Onlar da en başından beri dâhildi bu oyuna. Herkesin bildiği gerçekler vardı. Anlaşılan her şeyin dışında kalan bir tek kendisiydi. Bunca zamandır, kandırılan oyalanan hep kendisi olmuştu demek. Aldatılmışlığın yakıcı hissini duyuyordu içinde. Yangının bu kadarını söndürmek mümkün müydü?
Bu evdeki ilk gününde, bir gündüz düşünde, her şeye rağmen Ayaz’ ı seçmemişti. Her seferinde onu seçmiyor olmak, T.D’ yi seçiyor olmak demek olmuştu. Peki ya şimdi?
Ayraç Düz’ de hızla ilerlerken kızıl atlıyı gördü Remle. İçindeki bütün öfkenin, birden ona kaydığını hissetti. Sanki en başından beri bütün olanların sebebi oydu. Onu o gün görmemiş olsaydı, bir sonraki treni yakalamayı düşünecekti belki. Onu görmese, kendini görmeyecekti bir rüyanın içinde. Niçin uyanmıştı? Niçin uyumaktaydı?
Peşine takıldı kızıl atlının. Daha öncesinden kapanmamış bir hesapları vardı ne de olsa. Bu bir takibin devamı olduğu için, yadırgamadı yaptığı şeyi. En başında, onu ilk gördüğü gün yakalasaydı, belki de vakıf olacaktı pek çok soru işaretinin ilmine. Kendi peşine takılmıştı sonra oysa.
Bu seferse farklı olacağa benziyordu. Kızıl atlı da fark etmişti takip edildiğini. Bu takip, kazanan ve kaybeden için çok şeye bedel olacakmışçasına; tutkuyla hız sarhoşu eden bir yarıştı.
Gel bakalım Remle, takip et beni…
Yaşayacaksın, acıdan kaçış yok…
Göreceksin, öğrenmeden seçemezsin…
Maskelerle cesaret olmaz!
Yüzleşmeyi bilmeden, bu karanlıkta gerçeği seçemezsin…
Kızıl atlı mesafeyi daha da açmıştı. Remle bir hırsla daha da hızlandı. Aklını daha fazla yoruyordu bu, ruhunu paçavraya çevirirken her bir soru; Neden o kadar zaman içinde, Çilingir Hâkim’ in başka bir adının olabileceğini düşünmemişti?
“Öyle ya, ikisi de meslek adı olan bir isim ne kadar olasıdır? Ama burada ne şaşırtabilir ki insanı? Ayaz? Ayhan amca, hani Ayaz’ ın şu her daim bahsettiği, hani kendisiyle müteşerif olmanın bir türlü mümkün olamadığı devamlı seyahat halindeki denizci? Demek Ayhan Amca, kendini bildi bileli hep burada yaşamış olan Çilingir Hâkim’ den başkası değilmiş? Yalanlar, yalanlar, kuyruklu yalanlar mı dinledim onca yıl? Doğru nedir böyle yalanların arasında? Neden benden saklandı olanca şey? Kim karar verdi buna? Benim tercih hakkım neydi, bu olanlar arasında? Dahası ne kadar? ”
Bir taraftan kızıl atlıyı kovalarken, diğer taraftan Ayaz’ dan kaçıyordu Remle. Ayraç Düz’ de av ile avcının ne zaman yer değiştireceği belli olmazdı fakat. İki ülkeyi ayıran sınırların, nerede başlayıp nerede bittiğinin gözle görülür işaretlerinin olmadığı gibi.
Aklında beliren soru yağmurunun içerisinde, zihnine şimşek gibi düşen; “neden Ayaz’ dan kaçıyorsun?” sorusuyla uzun kovalamaca kesintiye uğradı. Kaçmayı kendine yakıştıramamış olmanın verdiği kendine yeniklik duygusunun yanı sıra, gerçekten bu sorunun cevabını aramaya ittiği düşünceleri sayesinde, hızını kaybedip şaşkın bir duraklayışa geçmişti. Duruşunda, kendi içine çevirdiği dikkati, odağından anlık kaymıştı. Bir an sonrasında tekrar odağına geri dönmeyi denediğindeyse, kızıl atlının menzilinde görünür olmayışının şaşkınlığını bastıran bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştı.
Demir Dağı sınırlarına girmişti.
Hayat hep oyunu bozmasaydı bu,
oyun olmazdı.
Kan, beyninde alev alev yanıyordu. Şakağında şahlanmış damarı, bütün bedeninde yankılanıyordu. Hızlanabildiği kadarı yetmiyordu Remle’ ye. Daha…, daha fazlası olmalı diyordu. Öyle bir hız ki, düşüncenin, nefesin ve yaşamanın önüne geçebilsin.
Sabaha kadar uyuyamamıştı sinirden, dönüp durmuştu. Hiçbir şey anlamını bulamıyordu. Geçen gece, nasıl bir geceydi?
Kandırmaca!
İliklerine kadar işleyen bir kaçıp gitme arzusu. Fakat nereye?
Kapıyı açtığında karşısında gördüğü yüz, Remle’ nin bütün varlığını yutup, onu her yerden silmişti sanki. Nereye gidebilirdi ki bu halde?
Boratay daha da hızlandı. Evden çıkmadan önce, tanınmamak için sarındığı siyah örtüler dışında hiçbir şey almamıştı yanına. Fakat aklına aldığı pek çok yükün ağırlığından bir türlü kurtulamıyordu.
Ayaz’ ın ne işi vardı burada? Nasıl karşısında öyle rahat oturabilmişti, çok da olağanmış gibi. Peki ya halası, Çilingir Hâkim, Onasırlık? Onlar da en başından beri dâhildi bu oyuna. Herkesin bildiği gerçekler vardı. Anlaşılan her şeyin dışında kalan bir tek kendisiydi. Bunca zamandır, kandırılan oyalanan hep kendisi olmuştu demek. Aldatılmışlığın yakıcı hissini duyuyordu içinde. Yangının bu kadarını söndürmek mümkün müydü?
Bu evdeki ilk gününde, bir gündüz düşünde, her şeye rağmen Ayaz’ ı seçmemişti. Her seferinde onu seçmiyor olmak, T.D’ yi seçiyor olmak demek olmuştu. Peki ya şimdi?
Ayraç Düz’ de hızla ilerlerken kızıl atlıyı gördü Remle. İçindeki bütün öfkenin, birden ona kaydığını hissetti. Sanki en başından beri bütün olanların sebebi oydu. Onu o gün görmemiş olsaydı, bir sonraki treni yakalamayı düşünecekti belki. Onu görmese, kendini görmeyecekti bir rüyanın içinde. Niçin uyanmıştı? Niçin uyumaktaydı?
Peşine takıldı kızıl atlının. Daha öncesinden kapanmamış bir hesapları vardı ne de olsa. Bu bir takibin devamı olduğu için, yadırgamadı yaptığı şeyi. En başında, onu ilk gördüğü gün yakalasaydı, belki de vakıf olacaktı pek çok soru işaretinin ilmine. Kendi peşine takılmıştı sonra oysa.
Bu seferse farklı olacağa benziyordu. Kızıl atlı da fark etmişti takip edildiğini. Bu takip, kazanan ve kaybeden için çok şeye bedel olacakmışçasına; tutkuyla hız sarhoşu eden bir yarıştı.
Gel bakalım Remle, takip et beni…
Yaşayacaksın, acıdan kaçış yok…
Göreceksin, öğrenmeden seçemezsin…
Maskelerle cesaret olmaz!
Yüzleşmeyi bilmeden, bu karanlıkta gerçeği seçemezsin…
Kızıl atlı mesafeyi daha da açmıştı. Remle bir hırsla daha da hızlandı. Aklını daha fazla yoruyordu bu, ruhunu paçavraya çevirirken her bir soru; Neden o kadar zaman içinde, Çilingir Hâkim’ in başka bir adının olabileceğini düşünmemişti?
“Öyle ya, ikisi de meslek adı olan bir isim ne kadar olasıdır? Ama burada ne şaşırtabilir ki insanı? Ayaz? Ayhan amca, hani Ayaz’ ın şu her daim bahsettiği, hani kendisiyle müteşerif olmanın bir türlü mümkün olamadığı devamlı seyahat halindeki denizci? Demek Ayhan Amca, kendini bildi bileli hep burada yaşamış olan Çilingir Hâkim’ den başkası değilmiş? Yalanlar, yalanlar, kuyruklu yalanlar mı dinledim onca yıl? Doğru nedir böyle yalanların arasında? Neden benden saklandı olanca şey? Kim karar verdi buna? Benim tercih hakkım neydi, bu olanlar arasında? Dahası ne kadar? ”
Bir taraftan kızıl atlıyı kovalarken, diğer taraftan Ayaz’ dan kaçıyordu Remle. Ayraç Düz’ de av ile avcının ne zaman yer değiştireceği belli olmazdı fakat. İki ülkeyi ayıran sınırların, nerede başlayıp nerede bittiğinin gözle görülür işaretlerinin olmadığı gibi.
Aklında beliren soru yağmurunun içerisinde, zihnine şimşek gibi düşen; “neden Ayaz’ dan kaçıyorsun?” sorusuyla uzun kovalamaca kesintiye uğradı. Kaçmayı kendine yakıştıramamış olmanın verdiği kendine yeniklik duygusunun yanı sıra, gerçekten bu sorunun cevabını aramaya ittiği düşünceleri sayesinde, hızını kaybedip şaşkın bir duraklayışa geçmişti. Duruşunda, kendi içine çevirdiği dikkati, odağından anlık kaymıştı. Bir an sonrasında tekrar odağına geri dönmeyi denediğindeyse, kızıl atlının menzilinde görünür olmayışının şaşkınlığını bastıran bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştı.
Demir Dağı sınırlarına girmişti.
28 Eylül 2009 Pazartesi
14)
Mutlu sonu olan bir masal olur belki. Ama mutlu kime göre mutlu kime göre mutsuz ki?
Sahipsiz dudaklarda; tekinsiz kuytularda, uğursuz kehanetin zamanının geldiğine dair fısıltılar dolaşıyordu. İki büyük şehir, hanelerin içinde, kaynağı belirsiz bu söylentilerle çalkalanıyordu. Kimsenin uluorta lafını etmeye cüret gösteremediği bu söylemler, sinsi bir salgın gibi yayılıyor ve şehirlerin kalplerini kemirmeye devam ediyordu.
Dinemis ise, çok uzaklarda saklandığı evin küçücük odasında, bir aşağı bir yukarı gidip gelmekteydi. “Nerede kaldı bunlar, nerede?” diye içi içini yiyerek beklemek zorunda kalmak, sinirine dokunmuştu. Sayısız defadır adımladığı, dışarıdan tamamen yalıtılmış, bu küçücük alanda; hareketli olan tek şey sanki kendisiydi. Zaman yok olmuştu sanki ve korkunun böylesi ne kadar da çileden çıkarıcıydı. Aniden durdu. Vücudu, yakıtı biten bir makine gibi devinimini bırakmıştı. Elinden ayağından bütün kuvvetinin, bütün canının gittiğini hissetti, dizlerinin üstüne yığıldı. Dinemis’ in çöküşü, bir çağın çöküşü gibiydi. Ellerini şişkin karnının üstüne koydu ve kalan son gücünü tüketircesine; “buna değer miydi..” diye mırıldandı.
Ellerini başına götürdü, dehşetli bir ağrı beynini parçalıyordu.
“Doğuma kadar sabretmeliyim” diyerek kendi kendini rahatlatmaya çalıştı, doğumdan sonra nasılsa her şey son bulacaktı. Tek mesele, ondan öncesinde Eflatun’ a yakalanmamaktı. Sonrasındaysa zaten olacaklardan korkmuyordu.
Gözlerini sıkıca kapatıp, ellerinin arasına daha fazla gömüldü. Bilinmeyen lisanın sanrılarına bilincini tamamen kapatmıştı. Artık olasılıkları hesaplamak istemiyordu. Akışına bırakmıştı kendini her şeyin. Biliyordu ki biraz da seçimlerle alakalıydı bu akışkanlık. Karanlık bir düşünce girdabında yol alıyordu;
“ İçimdeyim. İntiharın başkentinde. Artık bilinmeyen lisanın son durağında değilim. Gelen araca bindim. Buradan tüm yollar geriye akıyor. Şimdi, zamanın son durağıdır. Burada sadece geçmişe yolculuk vardır. Ağlamak istiyorum, olmuyor. Ağlanmıyor. Hatırladıklarımdır kendimle donduracaklarım sadece. Bir gün avutucu güce sahip olamayacak, kırık hatırlayışlar. Ya da ben gitmiş olacağım, bilinmeyen lisana dair kelimeleri tükenişimle birlikte tüketip.
Lisanım soldu. Geriye sadece basit bir dilin dilencileri kaldı. O da ancak dinlenebilir. Bir uğultunun içine düştüm. Bir gün tekrar ağlayacağım. Ağlayacağım o kadar çok harfle.
İntihar cinayetin alt kümesi… Ama bunlar masal. Aşkımın ilerde anılacağı gibi, inanılmayacağı gibi… Akılla çılgınlığın arasındaki bağlantının koptuğu noktalar. Keskin. Gönüllü kurban, saplantılarının üst seviye imkânsızlıklarda dolaşan hoşluğundan sıyrılamamış. Sıyrılsam ne olurdu? Güç! Oysa içimden yine hiç olmak geliyor. Ama biliyorum ki hiç bilemem bunu.
Şimdi o yıkıntıdan sürülüyorum. Belki de bir hayali bekleme umutsuzluğu, o hayalin getireceği hayal kırıklığından daha umutludur. Sancılı bekleyişler, sonları yazan; sonlara gebe; sonları yaratan sonuçlardan daha sancısızdır.
Ama ben hep nedensiz, sonları sevdim. Yılmadan, ızdırapla hep sonları. Çünkü hiç sonlar gelsin istemedim.
Bu benim yanlışım. Kül tablaları kadar konuşkan değil, ama onun gibi kokuyor. Başka seçeneğim yok. O yüzden bu sefer de isyanı oynayacağım. Bu benim kül kokan yanlışım. En azından gururumu kurtarmak için mi? Bu kadar gözü karayım. Ama aksi seçeneğimin olmadığını bilmek bu gözü karalığı, korkaklıkla eşdeğer kılıyor.
Yanlışlara çok borçlandım. Yakında yanlışlara ödeme vakti…”
Barakanın kapısı şiddetli bir rüzgârla ardına kadar açıldı. Dışarıda azgın bir bora vardı. Çıkan gürültünün tehdidine rağmen, soğukkanlı ve mağrur bir şekilde başını kaldırdı Dinemis. Gelen Rüzgâr’ dı ve yalnızdı. Donuk bakışlarla baktı Dinemis. “Buradan hemen ayrılmalıyız” dedi Rüzgâr.
Sahipsiz dudaklarda; tekinsiz kuytularda, uğursuz kehanetin zamanının geldiğine dair fısıltılar dolaşıyordu. İki büyük şehir, hanelerin içinde, kaynağı belirsiz bu söylentilerle çalkalanıyordu. Kimsenin uluorta lafını etmeye cüret gösteremediği bu söylemler, sinsi bir salgın gibi yayılıyor ve şehirlerin kalplerini kemirmeye devam ediyordu.
Dinemis ise, çok uzaklarda saklandığı evin küçücük odasında, bir aşağı bir yukarı gidip gelmekteydi. “Nerede kaldı bunlar, nerede?” diye içi içini yiyerek beklemek zorunda kalmak, sinirine dokunmuştu. Sayısız defadır adımladığı, dışarıdan tamamen yalıtılmış, bu küçücük alanda; hareketli olan tek şey sanki kendisiydi. Zaman yok olmuştu sanki ve korkunun böylesi ne kadar da çileden çıkarıcıydı. Aniden durdu. Vücudu, yakıtı biten bir makine gibi devinimini bırakmıştı. Elinden ayağından bütün kuvvetinin, bütün canının gittiğini hissetti, dizlerinin üstüne yığıldı. Dinemis’ in çöküşü, bir çağın çöküşü gibiydi. Ellerini şişkin karnının üstüne koydu ve kalan son gücünü tüketircesine; “buna değer miydi..” diye mırıldandı.
Ellerini başına götürdü, dehşetli bir ağrı beynini parçalıyordu.
“Doğuma kadar sabretmeliyim” diyerek kendi kendini rahatlatmaya çalıştı, doğumdan sonra nasılsa her şey son bulacaktı. Tek mesele, ondan öncesinde Eflatun’ a yakalanmamaktı. Sonrasındaysa zaten olacaklardan korkmuyordu.
Gözlerini sıkıca kapatıp, ellerinin arasına daha fazla gömüldü. Bilinmeyen lisanın sanrılarına bilincini tamamen kapatmıştı. Artık olasılıkları hesaplamak istemiyordu. Akışına bırakmıştı kendini her şeyin. Biliyordu ki biraz da seçimlerle alakalıydı bu akışkanlık. Karanlık bir düşünce girdabında yol alıyordu;
“ İçimdeyim. İntiharın başkentinde. Artık bilinmeyen lisanın son durağında değilim. Gelen araca bindim. Buradan tüm yollar geriye akıyor. Şimdi, zamanın son durağıdır. Burada sadece geçmişe yolculuk vardır. Ağlamak istiyorum, olmuyor. Ağlanmıyor. Hatırladıklarımdır kendimle donduracaklarım sadece. Bir gün avutucu güce sahip olamayacak, kırık hatırlayışlar. Ya da ben gitmiş olacağım, bilinmeyen lisana dair kelimeleri tükenişimle birlikte tüketip.
Lisanım soldu. Geriye sadece basit bir dilin dilencileri kaldı. O da ancak dinlenebilir. Bir uğultunun içine düştüm. Bir gün tekrar ağlayacağım. Ağlayacağım o kadar çok harfle.
İntihar cinayetin alt kümesi… Ama bunlar masal. Aşkımın ilerde anılacağı gibi, inanılmayacağı gibi… Akılla çılgınlığın arasındaki bağlantının koptuğu noktalar. Keskin. Gönüllü kurban, saplantılarının üst seviye imkânsızlıklarda dolaşan hoşluğundan sıyrılamamış. Sıyrılsam ne olurdu? Güç! Oysa içimden yine hiç olmak geliyor. Ama biliyorum ki hiç bilemem bunu.
Şimdi o yıkıntıdan sürülüyorum. Belki de bir hayali bekleme umutsuzluğu, o hayalin getireceği hayal kırıklığından daha umutludur. Sancılı bekleyişler, sonları yazan; sonlara gebe; sonları yaratan sonuçlardan daha sancısızdır.
Ama ben hep nedensiz, sonları sevdim. Yılmadan, ızdırapla hep sonları. Çünkü hiç sonlar gelsin istemedim.
Bu benim yanlışım. Kül tablaları kadar konuşkan değil, ama onun gibi kokuyor. Başka seçeneğim yok. O yüzden bu sefer de isyanı oynayacağım. Bu benim kül kokan yanlışım. En azından gururumu kurtarmak için mi? Bu kadar gözü karayım. Ama aksi seçeneğimin olmadığını bilmek bu gözü karalığı, korkaklıkla eşdeğer kılıyor.
Yanlışlara çok borçlandım. Yakında yanlışlara ödeme vakti…”
Barakanın kapısı şiddetli bir rüzgârla ardına kadar açıldı. Dışarıda azgın bir bora vardı. Çıkan gürültünün tehdidine rağmen, soğukkanlı ve mağrur bir şekilde başını kaldırdı Dinemis. Gelen Rüzgâr’ dı ve yalnızdı. Donuk bakışlarla baktı Dinemis. “Buradan hemen ayrılmalıyız” dedi Rüzgâr.
13)
Yere oturmuş, küçük bir sehpanın üstüne koyduğu şişeye bakıyordu. Fakat düşünceleri şişeden başka şeylerle meşguldü, ne de olsa Gabye’ nin evinde kaldığı uzun zaman diliminde, bu gri eflatun tozun esrarına dair hiçbir şeyi çözememişti. Aklında Ayaz vardı. Bu eve geldiği ilk günde gördüğü sanrıda, niçin ona âşık olduğunu hissetmişti? Neden o hayatın içine tekrar dönme isteğini yaratan en güçlü varlık o olmuştu?
Ondan ayrıldığından beri, aralarındaki diyalogun pek de iyi olmadığı açıktı. Hoş çıkarlarken de pek farklı değildi. Kısa sürmüştü birliktelikleri. Oldukça yıpratıcı olan bu ilişkiyi bitirme kararı alan da Remle’ ydi, her şeye rağmen o kadar kolay olacağını tahmin etmemişti. Bu hayal kırıklığıydı. Belki de istediği daha çok, onu zorlamaktı. Ayaz’ ın tek bir açıklama dahi yapmadan gitmesini ve bir süre ortalıkta görünmemesini daha önce de gördüğünden, bunun geri dönüşü olmayacağını kestirememişti. Sonrasında pişman olmasına ve acı çekmesine yarayacak sonun başlangıcı, işte böyle olmuştu.
Günleri, sevildiğini anlamak için niçin insanların tahammül sınırlarını bu kadar zorladığını düşünerek geçti. Daha sonrasında, içindeki acı soğudukça; suçluluk duygusu yerini suçlayıcılık duygusuna bıraktı. “Yine de bu kadar çabuk pes etmemeliydi, ne olursa olsun bu kadar çabuk kabullenmemeliydi” dediği gün ise, artık kızgındı. İşte içindeki her şeyi bu duyguyla öldürdü. Zamanla kızgınlık da geçti.
Birlikte çalışmak zorunda olduklarından, hep aynı ortamdaydılar. Aşırı derecede zıtlaştıklarından, olmuş olanları duyanlar, bu gerginlikleri eski yaşananlara yoruyordu. Oysa Remle yüreğindeki kızgınlık geçtikten sonra, nefrete dönüştürmemişti hiçbir duygusunu.
Sadece yadırganamaz bir biçimde, eskiden de olduğu üzere, tartışıyorlardı.
İkisi de sonrasında başka insanlarla denediler. Açıkçası birbirlerinde buldukları güçlü çekimi başkalarında yakalayamadılar. Yine de Remle, o duyguyu Ayaz’ a karşı da artık hissetmediğini, hatta Ayaz’ a tamamen ilgisiz olduğunu biliyordu.
İşte geçen günlerde, kafasını bu denli kurcalayan iki önemli sorudan biri o yüzden, neden sanrısında böyle hissettiğiydi. Diğeriyse elbette önünde duran, açmaya bir türlü cesaret edemediği ve kendisine tuhaf bir şekilde Eflatun’ u anımsatan bu şişeydi.
Şişeyi odadaki karyolasının altında saklıyordu. Böyle bakmanın bir sonuç getirmeyeceğini, zaten aklını daha fazla Ayaz’ ın meşgul ettiğini anladığında, şişeyi yerine koyup Gabye’ nin yanına gitmeye karar verdi.
Gabye mutfakta kar tanesi şeklinde kurabiyeler hazırlıyordu. Çilingir Hâkim de gelmişti. Remle’ nin anladığı kadarıyla bu tatlı ve huysuz ihtiyar, halasıyla flört ediyordu. Hiçbir şeyi beğenmiyor fakat bunu Gabye’ yi kızdırmak için yaptığını belli eder bir şekilde bıyık altından gülerek, Remle’ ye göz kırpıyordu. Remle gülümseyerek karşılık verdi, bu ihtiyarın gözleri Ayaz’ ı anımsatıyordu ona. Belki de onu bu kadar çok görmekten, Ayaz’ı bu kadar sık hatırlıyorum diye aklından geçirdi. Sonuçta sanrı olduğundan çok da emin olmadığı o anda, bir seçim yapmıştı. Daha önce benzer bir seçimi, simsiyah buharlı bir trene bakarken de yapmıştı. Yoksa baktığı sadece uzaktan, bir trenin dumanı mıydı? Ayaz’ ı geçmişe geri göndermişti, gerçeklerin ve sanrıların birbirine geçtiği her karede. Fakat bu geçmiş hangi geçmişti? Eflatun’ un sözlerini anımsadı Remle, içi ürperdi.
Gabye’nin yanında kaldığı süre zarfınca; T.D’ ye, coğrafyaya, Sır Dağı civarındaki geniş arazilere yayılmış Sır Şehri’ndeki hayata ve burada yaşayan insanların yapabildiği olağanüstü şeylere, sonra; Eski Taşlar’ a ve dolayısıyla geçmiş ile kehanetlere dair pek çok şey öğrenmişti. Fakat henüz burayla Gabye’ nin ve kendisinin ne bağlantısı olduğuna, niçin burada olduklarına bir cevap bulamamıştı. Yine de halasının, T.D’ de doğmuş olduğunu söylemesi, bütün bunların geçmişle ilintili olduğunu düşündürüyordu.
Çilingir Hâkim, Remle’ nin yine düşüncelere dalıp gittiğini fark edip; onu bu ayakta uyumak halinden uyandırma misyonunu üstlenerek sordu; “ Yine nerelere daldın gittin? Eski Taşlar’ a dair bir şey mi takıldı yoksa aklına?”
Bu esprisine hep birlikte güldüler. Çilingir Hâkim, Eski Taşlar’ daki eski yazıları okumayı öğretiyordu Remle’ ye ve ona bu ders saatleri; yoğunluğuyla doğru orantılı ölçütte sıkıcı geliyordu. Çünkü taşlar, deforme olan yerleri nedeniyle yer yer okunaksız; farklı ve eski bir alfabeye göre; üstelik çok eski hatta unutulmuş pek çok kelimeyle yazılmıştı. Bu sebeplerle, kitabelerin birebir çevirisini yapmak mümkün olamıyordu. Yazıtlardaki deformasyon nedeniyle kaybolan harflerin tamamlanmasındaki yorum farkları da çeviri yapılmasına engel teşkil ediyordu. Bu sebeple taşları okuyabilmek için dile, eski kelimelerin hepsine hâkim olmak gerekiyordu ki; bu da başlı başına bir dil öğrenme yükümlülüğünü yanında getiriyordu. Elde tamamlanması gereken metinlerin fazlalığı da bu okuma derslerini Remle için iyiden iyiye külfet haline getirmişti. Buna rağmen bu dersleri bırakmamasının nedeni, Eski Taşlar’ a dair kimseden bir şey öğrenemiyor oluşuydu. Evet, ortalıkta dolaşan Eski Taşlar’ ın Kehanet’ leri diye yaygın bir söylem vardı fakat bu da kehanetin kehaneti olmaktan öteye gidemiyordu. Çünkü herkes taşları okumayı bilmiyor, hatta çok az okuyabilen kişi olduğu gibi, pek çok farklı yorum fakat ondan da fazla söylenti ve inanış mevcuttu. Bir ders sırasında Çilingir Hâkim; bu çetrefilli duruma ilişkin; “ Kulaktan kulağa boşuna icat edilmiş bir oyun değil ve çocukların bilgeliği de belki hepimizden fazla, çünkü onlar duyduklarına gülmeyi biliyorlar...” diyip gülümseyerek, durumu böyle izah etmişti.
—Derslerimize ilişkin merakım konusunda maalesef sizi hayal kırıklığına uğratacağım, zira boş zamanlarımda derslerden çok halamın kurabiyelere nasıl şekil verdiğiyle ilgileniyorum.
Hep birlikte güldüler. Sır Şehrinde pek çok şeyin, Remle için alışılmışın dışında yapılması bu merakın nedeni olsa da; halası kurabiye kalıbını gösterdiğinde gerçekten şaşırması, oldukça komik gelmişti hepsine.
Gabye, akşama misafirlerinin olduğunu söylediğindeyse bu, Remle’ nin merakını uyandırmayan nadir şeylerden olmuştu. Fakat gelen kişiyi gördüğünde, bu böyle kalmayacaktı.
Ondan ayrıldığından beri, aralarındaki diyalogun pek de iyi olmadığı açıktı. Hoş çıkarlarken de pek farklı değildi. Kısa sürmüştü birliktelikleri. Oldukça yıpratıcı olan bu ilişkiyi bitirme kararı alan da Remle’ ydi, her şeye rağmen o kadar kolay olacağını tahmin etmemişti. Bu hayal kırıklığıydı. Belki de istediği daha çok, onu zorlamaktı. Ayaz’ ın tek bir açıklama dahi yapmadan gitmesini ve bir süre ortalıkta görünmemesini daha önce de gördüğünden, bunun geri dönüşü olmayacağını kestirememişti. Sonrasında pişman olmasına ve acı çekmesine yarayacak sonun başlangıcı, işte böyle olmuştu.
Günleri, sevildiğini anlamak için niçin insanların tahammül sınırlarını bu kadar zorladığını düşünerek geçti. Daha sonrasında, içindeki acı soğudukça; suçluluk duygusu yerini suçlayıcılık duygusuna bıraktı. “Yine de bu kadar çabuk pes etmemeliydi, ne olursa olsun bu kadar çabuk kabullenmemeliydi” dediği gün ise, artık kızgındı. İşte içindeki her şeyi bu duyguyla öldürdü. Zamanla kızgınlık da geçti.
Birlikte çalışmak zorunda olduklarından, hep aynı ortamdaydılar. Aşırı derecede zıtlaştıklarından, olmuş olanları duyanlar, bu gerginlikleri eski yaşananlara yoruyordu. Oysa Remle yüreğindeki kızgınlık geçtikten sonra, nefrete dönüştürmemişti hiçbir duygusunu.
Sadece yadırganamaz bir biçimde, eskiden de olduğu üzere, tartışıyorlardı.
İkisi de sonrasında başka insanlarla denediler. Açıkçası birbirlerinde buldukları güçlü çekimi başkalarında yakalayamadılar. Yine de Remle, o duyguyu Ayaz’ a karşı da artık hissetmediğini, hatta Ayaz’ a tamamen ilgisiz olduğunu biliyordu.
İşte geçen günlerde, kafasını bu denli kurcalayan iki önemli sorudan biri o yüzden, neden sanrısında böyle hissettiğiydi. Diğeriyse elbette önünde duran, açmaya bir türlü cesaret edemediği ve kendisine tuhaf bir şekilde Eflatun’ u anımsatan bu şişeydi.
Şişeyi odadaki karyolasının altında saklıyordu. Böyle bakmanın bir sonuç getirmeyeceğini, zaten aklını daha fazla Ayaz’ ın meşgul ettiğini anladığında, şişeyi yerine koyup Gabye’ nin yanına gitmeye karar verdi.
Gabye mutfakta kar tanesi şeklinde kurabiyeler hazırlıyordu. Çilingir Hâkim de gelmişti. Remle’ nin anladığı kadarıyla bu tatlı ve huysuz ihtiyar, halasıyla flört ediyordu. Hiçbir şeyi beğenmiyor fakat bunu Gabye’ yi kızdırmak için yaptığını belli eder bir şekilde bıyık altından gülerek, Remle’ ye göz kırpıyordu. Remle gülümseyerek karşılık verdi, bu ihtiyarın gözleri Ayaz’ ı anımsatıyordu ona. Belki de onu bu kadar çok görmekten, Ayaz’ı bu kadar sık hatırlıyorum diye aklından geçirdi. Sonuçta sanrı olduğundan çok da emin olmadığı o anda, bir seçim yapmıştı. Daha önce benzer bir seçimi, simsiyah buharlı bir trene bakarken de yapmıştı. Yoksa baktığı sadece uzaktan, bir trenin dumanı mıydı? Ayaz’ ı geçmişe geri göndermişti, gerçeklerin ve sanrıların birbirine geçtiği her karede. Fakat bu geçmiş hangi geçmişti? Eflatun’ un sözlerini anımsadı Remle, içi ürperdi.
Gabye’nin yanında kaldığı süre zarfınca; T.D’ ye, coğrafyaya, Sır Dağı civarındaki geniş arazilere yayılmış Sır Şehri’ndeki hayata ve burada yaşayan insanların yapabildiği olağanüstü şeylere, sonra; Eski Taşlar’ a ve dolayısıyla geçmiş ile kehanetlere dair pek çok şey öğrenmişti. Fakat henüz burayla Gabye’ nin ve kendisinin ne bağlantısı olduğuna, niçin burada olduklarına bir cevap bulamamıştı. Yine de halasının, T.D’ de doğmuş olduğunu söylemesi, bütün bunların geçmişle ilintili olduğunu düşündürüyordu.
Çilingir Hâkim, Remle’ nin yine düşüncelere dalıp gittiğini fark edip; onu bu ayakta uyumak halinden uyandırma misyonunu üstlenerek sordu; “ Yine nerelere daldın gittin? Eski Taşlar’ a dair bir şey mi takıldı yoksa aklına?”
Bu esprisine hep birlikte güldüler. Çilingir Hâkim, Eski Taşlar’ daki eski yazıları okumayı öğretiyordu Remle’ ye ve ona bu ders saatleri; yoğunluğuyla doğru orantılı ölçütte sıkıcı geliyordu. Çünkü taşlar, deforme olan yerleri nedeniyle yer yer okunaksız; farklı ve eski bir alfabeye göre; üstelik çok eski hatta unutulmuş pek çok kelimeyle yazılmıştı. Bu sebeplerle, kitabelerin birebir çevirisini yapmak mümkün olamıyordu. Yazıtlardaki deformasyon nedeniyle kaybolan harflerin tamamlanmasındaki yorum farkları da çeviri yapılmasına engel teşkil ediyordu. Bu sebeple taşları okuyabilmek için dile, eski kelimelerin hepsine hâkim olmak gerekiyordu ki; bu da başlı başına bir dil öğrenme yükümlülüğünü yanında getiriyordu. Elde tamamlanması gereken metinlerin fazlalığı da bu okuma derslerini Remle için iyiden iyiye külfet haline getirmişti. Buna rağmen bu dersleri bırakmamasının nedeni, Eski Taşlar’ a dair kimseden bir şey öğrenemiyor oluşuydu. Evet, ortalıkta dolaşan Eski Taşlar’ ın Kehanet’ leri diye yaygın bir söylem vardı fakat bu da kehanetin kehaneti olmaktan öteye gidemiyordu. Çünkü herkes taşları okumayı bilmiyor, hatta çok az okuyabilen kişi olduğu gibi, pek çok farklı yorum fakat ondan da fazla söylenti ve inanış mevcuttu. Bir ders sırasında Çilingir Hâkim; bu çetrefilli duruma ilişkin; “ Kulaktan kulağa boşuna icat edilmiş bir oyun değil ve çocukların bilgeliği de belki hepimizden fazla, çünkü onlar duyduklarına gülmeyi biliyorlar...” diyip gülümseyerek, durumu böyle izah etmişti.
—Derslerimize ilişkin merakım konusunda maalesef sizi hayal kırıklığına uğratacağım, zira boş zamanlarımda derslerden çok halamın kurabiyelere nasıl şekil verdiğiyle ilgileniyorum.
Hep birlikte güldüler. Sır Şehrinde pek çok şeyin, Remle için alışılmışın dışında yapılması bu merakın nedeni olsa da; halası kurabiye kalıbını gösterdiğinde gerçekten şaşırması, oldukça komik gelmişti hepsine.
Gabye, akşama misafirlerinin olduğunu söylediğindeyse bu, Remle’ nin merakını uyandırmayan nadir şeylerden olmuştu. Fakat gelen kişiyi gördüğünde, bu böyle kalmayacaktı.
28 Ağustos 2009 Cuma
12)
Sır Dağı’nda yağmur: kül kokusu havada…
Onasırlık, doruktaki mağarada oturmuş yağmuru ve uzak ufkun bekçisi okyanusu seyrediyordu Remle geldiğinde. Bakışları dalgın ve düşünceli olduğuna işaretti. Neden sonra; “ıslanmışsın” dedi Remle’ ye, “ bir ateş yakalım”.
Ateşin çıtırtılarının ritmine karışarak, kayadan duvarlarda dans eden kızıl gölgelerin ortasında ısınmaya çalışırken uzun uzun sustular. Yağmurun seslerini dinlerken, kendi akıllarının kurtlarına bıraktılar düşüncelerini.
Kesikler.., kemirgendir.
Başlangıçlar ve bitimler.
Gözleri yoran buydu, sesleri azaltan ve çoğaltan. Yağmur jilet gibi yağsa da, içindeki kanın zifiri sızını yıkayamıyordu. Remle kanıyordu.
O, anlatmadı. Onasırlık ise sormadı. Sonra sessizce uyudular.
Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla uyanan Remle, ışıktan rahatsız olan gözlerini ovuştururken karşılaşacağı hoş sürprizden bihaberdi. Onasırlık gitmişti fakat mağarada yanı başında bir başkası duruyordu, tanıdık birisi. Yanında duran halasıydı.
Sarıldılar birbirlerine.
—Remle’ ciğim konuşacak çok şey var biliyorum, fakat önce eve gidelim.
Ayağa kalktıklarında Remle mağaranın çıkışına yönelecek oldu ki Gabye, tuttu bileğinden; “o taraftan değil”.
Remle bir an tereddüt etse de, kendisini çeken kolun yönlendirmesine razı gelerek, mağaranın karanlık ve çıkışsız görünen derinliklerine doğru ilerledi. Göz gözü görmez bir halde yürüdükleri noktada, kendilerini bir koridorda ilerlerken buldular. Remle gayri ihtiyari dönüp arkasına baktığında, karanlıktan ve mağaradan eser kalmamıştı. Bir dış kapının iç tarafında olduklarını anladı, fakat bu büyüdüğü ev değildi. Nedense bir an, oraya varacaklarını, bu saçma yerlerden uzaklaşıp kendini evinde bulacağını düşünmüştü. Bir adım daha atmak istemedi.
—Dur bir dakika, neredeyiz? …sanmıştım ki… Bu nasıl bir oyun? Soru şudur: peki ya ben oynamak istemiyorsam?
Her şey yavaşladı, film sardı. Ağır çekim bir atmosferde soluklandığını hissetti Remle. Başı dönüyordu. İçinde bir bulantı hissi vardı. Ortalık karardı. Remle gözlerini açtı. Bir atölyede pek çok insan gibi bir tuvalin başındaydı. Çok sıcaktı içerisi. Dayanılmaz derecede bunaltıcı ve yapış yapıştı tenine değen hava, ıslaktı. Tüm nesneyi saran atmosferin, nahoş bir canavarın ciğerinden çıkan nemli havaymış gibi itici geldiğini ayrımsadı. Sanki aynı canavarın kalbinden gelir gibi bir ses kulaklarında uğulduyordu, bir motor belki bir jeneratör; şu anda gördüğü her şeyi, yaşanan anı, bu sesten ve nefesten bihaber; olağan davranan insanları çalıştıran dişliler… Daha öncesinde kendisinin de içinde bulunduğu bu hayat parçası, her şey daha hızlı ve rahat akarken, belki başka bir biçimde fakat görmek seçimle alakalıdır. Atölyenin kapısı açıldı, birkaç bakışla birlikte Remle de o tarafa baktı. Gelen Ayaz’ dı. Onu gördüğünde heyecanlandı, ona âşıktı. Zaman onunla hızlandı, bu hız nefes almayı kolaylaştırdı. Kulaklarındaki uğultu uzaklaştı. Artık sadece kendi nabzının atışlarını duyuyordu. Gülümsedi. Bu tatlı hülyanın içinde gevşediğini hissederken, aniden Gabye’ nin sesini duydu. Sesi gittikçe uzaklaşan ve gençleşen bir tınıyla söylüyordu; “o halde oynamazsın.”
Ses ve sonrası.
Her şey yavaştı, her şey yavaştı!
Nefes alması çok güçtü. Bir uğultuyla dönüyordu tüm dünya, başı dönüyordu.
Her yer karardı.
Sonra ani bir ışıkla her yer aydınlandı.
Sır Dağı’nda büyük bir şimşek parladı. Sağanak yağmur başlamıştı yeniden, dehşetli bir gök gürültüsüyle. Remle, halasının gözlerinin içine bakıyordu.
Gabye devam etti sözüne; “…ama eğer oynamak istemeseydin zaten burada olmazdın.”
Remle içinde olduğu anının içinden sıyrılmış, geri dönmüştü. “Geçmiş rüyalara çok benziyor” dedi, sonra ekledi; “ Rüyaların ne kadarı gerçek, gerçeklerin ne kadarı rüya…”
Halasına doğru yürüdü. Aklında Ayaz vardı.
Burası Gabye’ nin bilinmeyen eviydi. Duvarları mavi çiniden olan bu yapı, uzun koridorun sonunda pek çok merdivenle katlara ayrılıyordu. Evin tuhaf mimarisi, sayılması güç olacak kadar çok kat oluşturmuştu. Uzunlu kısalı bir çok merdiven labirent oluşturmak için tasarlanmış gibiydi. Bir benzetme yapmak gerekirse, büyük ve çok dallı bir ağacın dalları merdivenler, yapraklarıysa katlardı sanki.
Katlardan birine çıktılar. Bir duvarı kaplayan, rengârenk ve eş değerde olmayan üçgen parçalardan oluşmuş camlarıyla kocaman bir penceresi olan geniş bir salona ulaştılar. Bu salonda birçok saksı ve bu saksılarda çeşitli bitkiler vardı. Duvarlar ise sarmaşıklarla kaplıydı. Ortada küçük bir süs havuzu vardı, havuzun içinde de gerçek balıklar. Bir salondan ziyade bahçe gibi olan bu iç mekân, Remle’ nin pek çok şeyi öğreneceği yerdi. Remle dikkat çekici pek çok ayrıntı içerisinde en fazla gözünü alan, görkemli pencerenin önüne gidip dışarıya bakmaya çabaladı. Fakat cam öylesine opaktı ki hiçbir şey göremedi. Parmak uçlarıyla gayriihtiyarî üçgen parçalardan birine dokundu. Siyaha yakın, petrol yeşili gibi bir renge sahipti üçgen. Bu dokunuşla camdan duvar renklerinden arındı ve saydamlaştı. Camdan gördüğü manzara uçsuz bucaksız, tepelerce devam eden ve engin ufukları da işgali altına almış kocaman bir ormandı. Ormanın yayıldığı alan insanda şaşkınlık ve korku uyandıracak kadar büyüktü. Bu sanki ağaçların istilasıydı. Fakat manzarada tuhaf olan bir şey daha vardı. Pencereden görünen oydu ki dışarıda gün geceye kavuşmuştu, oysa Remle yeni güne uyanalı henüz çok olmamıştı.
—Remle, bu orman senin Eflatun ve Kraliçe Yosun ile tanıştığın orman. İçindeyken bu kadar büyük olduğunu fark etmek güç değil mi? Gecenin Ormanı derler, nedeni açık, orada günün her saati gecedir. İlgini çeken bu pencereye gelince, bu bir haritadır. Elini dokunduğun her cam parçası sana başka bir yeri gösterecektir, ta ki parmaklarını geri çekene kadar. Ancak aklında daha başka soruların da olduğu açık, mesela ben niçin buradayım ve bunları nereden biliyorum değil mi?
Gabye, sözlerinin bu noktasında durakladı. Havuzun yanına girip elini suya daldırdı. Suyun içinden, içinde eflatun-gri renkli toz bulunan bir şişe çıkardı ve sözüne kaldığı yerden devam etti;
“O pencerede tam altı yüz on sekiz cam parçası var, hepsine bakıp keşfedeceksin. Bu şişeye gelince, Onasırlık sana vermemi; bununla ne yapacağını senin bildiğini söyledi. Diğer merak ettiğin şeylerin cevabıysa sendedir. Sen neden buradaysan ben de o yüzden buradayım.”
Gabye’ nin sözleri Remle’ nin aklını bulandırdı. Eline aldığı şişeyle ne yapacağını kestiremeden, düşünceli bir nazarla içindeki tozu süzdü. Kendi kendine “ben niçin buradayım?” diye sordu.
Onasırlık, doruktaki mağarada oturmuş yağmuru ve uzak ufkun bekçisi okyanusu seyrediyordu Remle geldiğinde. Bakışları dalgın ve düşünceli olduğuna işaretti. Neden sonra; “ıslanmışsın” dedi Remle’ ye, “ bir ateş yakalım”.
Ateşin çıtırtılarının ritmine karışarak, kayadan duvarlarda dans eden kızıl gölgelerin ortasında ısınmaya çalışırken uzun uzun sustular. Yağmurun seslerini dinlerken, kendi akıllarının kurtlarına bıraktılar düşüncelerini.
Kesikler.., kemirgendir.
Başlangıçlar ve bitimler.
Gözleri yoran buydu, sesleri azaltan ve çoğaltan. Yağmur jilet gibi yağsa da, içindeki kanın zifiri sızını yıkayamıyordu. Remle kanıyordu.
O, anlatmadı. Onasırlık ise sormadı. Sonra sessizce uyudular.
Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla uyanan Remle, ışıktan rahatsız olan gözlerini ovuştururken karşılaşacağı hoş sürprizden bihaberdi. Onasırlık gitmişti fakat mağarada yanı başında bir başkası duruyordu, tanıdık birisi. Yanında duran halasıydı.
Sarıldılar birbirlerine.
—Remle’ ciğim konuşacak çok şey var biliyorum, fakat önce eve gidelim.
Ayağa kalktıklarında Remle mağaranın çıkışına yönelecek oldu ki Gabye, tuttu bileğinden; “o taraftan değil”.
Remle bir an tereddüt etse de, kendisini çeken kolun yönlendirmesine razı gelerek, mağaranın karanlık ve çıkışsız görünen derinliklerine doğru ilerledi. Göz gözü görmez bir halde yürüdükleri noktada, kendilerini bir koridorda ilerlerken buldular. Remle gayri ihtiyari dönüp arkasına baktığında, karanlıktan ve mağaradan eser kalmamıştı. Bir dış kapının iç tarafında olduklarını anladı, fakat bu büyüdüğü ev değildi. Nedense bir an, oraya varacaklarını, bu saçma yerlerden uzaklaşıp kendini evinde bulacağını düşünmüştü. Bir adım daha atmak istemedi.
—Dur bir dakika, neredeyiz? …sanmıştım ki… Bu nasıl bir oyun? Soru şudur: peki ya ben oynamak istemiyorsam?
Her şey yavaşladı, film sardı. Ağır çekim bir atmosferde soluklandığını hissetti Remle. Başı dönüyordu. İçinde bir bulantı hissi vardı. Ortalık karardı. Remle gözlerini açtı. Bir atölyede pek çok insan gibi bir tuvalin başındaydı. Çok sıcaktı içerisi. Dayanılmaz derecede bunaltıcı ve yapış yapıştı tenine değen hava, ıslaktı. Tüm nesneyi saran atmosferin, nahoş bir canavarın ciğerinden çıkan nemli havaymış gibi itici geldiğini ayrımsadı. Sanki aynı canavarın kalbinden gelir gibi bir ses kulaklarında uğulduyordu, bir motor belki bir jeneratör; şu anda gördüğü her şeyi, yaşanan anı, bu sesten ve nefesten bihaber; olağan davranan insanları çalıştıran dişliler… Daha öncesinde kendisinin de içinde bulunduğu bu hayat parçası, her şey daha hızlı ve rahat akarken, belki başka bir biçimde fakat görmek seçimle alakalıdır. Atölyenin kapısı açıldı, birkaç bakışla birlikte Remle de o tarafa baktı. Gelen Ayaz’ dı. Onu gördüğünde heyecanlandı, ona âşıktı. Zaman onunla hızlandı, bu hız nefes almayı kolaylaştırdı. Kulaklarındaki uğultu uzaklaştı. Artık sadece kendi nabzının atışlarını duyuyordu. Gülümsedi. Bu tatlı hülyanın içinde gevşediğini hissederken, aniden Gabye’ nin sesini duydu. Sesi gittikçe uzaklaşan ve gençleşen bir tınıyla söylüyordu; “o halde oynamazsın.”
Ses ve sonrası.
Her şey yavaştı, her şey yavaştı!
Nefes alması çok güçtü. Bir uğultuyla dönüyordu tüm dünya, başı dönüyordu.
Her yer karardı.
Sonra ani bir ışıkla her yer aydınlandı.
Sır Dağı’nda büyük bir şimşek parladı. Sağanak yağmur başlamıştı yeniden, dehşetli bir gök gürültüsüyle. Remle, halasının gözlerinin içine bakıyordu.
Gabye devam etti sözüne; “…ama eğer oynamak istemeseydin zaten burada olmazdın.”
Remle içinde olduğu anının içinden sıyrılmış, geri dönmüştü. “Geçmiş rüyalara çok benziyor” dedi, sonra ekledi; “ Rüyaların ne kadarı gerçek, gerçeklerin ne kadarı rüya…”
Halasına doğru yürüdü. Aklında Ayaz vardı.
Burası Gabye’ nin bilinmeyen eviydi. Duvarları mavi çiniden olan bu yapı, uzun koridorun sonunda pek çok merdivenle katlara ayrılıyordu. Evin tuhaf mimarisi, sayılması güç olacak kadar çok kat oluşturmuştu. Uzunlu kısalı bir çok merdiven labirent oluşturmak için tasarlanmış gibiydi. Bir benzetme yapmak gerekirse, büyük ve çok dallı bir ağacın dalları merdivenler, yapraklarıysa katlardı sanki.
Katlardan birine çıktılar. Bir duvarı kaplayan, rengârenk ve eş değerde olmayan üçgen parçalardan oluşmuş camlarıyla kocaman bir penceresi olan geniş bir salona ulaştılar. Bu salonda birçok saksı ve bu saksılarda çeşitli bitkiler vardı. Duvarlar ise sarmaşıklarla kaplıydı. Ortada küçük bir süs havuzu vardı, havuzun içinde de gerçek balıklar. Bir salondan ziyade bahçe gibi olan bu iç mekân, Remle’ nin pek çok şeyi öğreneceği yerdi. Remle dikkat çekici pek çok ayrıntı içerisinde en fazla gözünü alan, görkemli pencerenin önüne gidip dışarıya bakmaya çabaladı. Fakat cam öylesine opaktı ki hiçbir şey göremedi. Parmak uçlarıyla gayriihtiyarî üçgen parçalardan birine dokundu. Siyaha yakın, petrol yeşili gibi bir renge sahipti üçgen. Bu dokunuşla camdan duvar renklerinden arındı ve saydamlaştı. Camdan gördüğü manzara uçsuz bucaksız, tepelerce devam eden ve engin ufukları da işgali altına almış kocaman bir ormandı. Ormanın yayıldığı alan insanda şaşkınlık ve korku uyandıracak kadar büyüktü. Bu sanki ağaçların istilasıydı. Fakat manzarada tuhaf olan bir şey daha vardı. Pencereden görünen oydu ki dışarıda gün geceye kavuşmuştu, oysa Remle yeni güne uyanalı henüz çok olmamıştı.
—Remle, bu orman senin Eflatun ve Kraliçe Yosun ile tanıştığın orman. İçindeyken bu kadar büyük olduğunu fark etmek güç değil mi? Gecenin Ormanı derler, nedeni açık, orada günün her saati gecedir. İlgini çeken bu pencereye gelince, bu bir haritadır. Elini dokunduğun her cam parçası sana başka bir yeri gösterecektir, ta ki parmaklarını geri çekene kadar. Ancak aklında daha başka soruların da olduğu açık, mesela ben niçin buradayım ve bunları nereden biliyorum değil mi?
Gabye, sözlerinin bu noktasında durakladı. Havuzun yanına girip elini suya daldırdı. Suyun içinden, içinde eflatun-gri renkli toz bulunan bir şişe çıkardı ve sözüne kaldığı yerden devam etti;
“O pencerede tam altı yüz on sekiz cam parçası var, hepsine bakıp keşfedeceksin. Bu şişeye gelince, Onasırlık sana vermemi; bununla ne yapacağını senin bildiğini söyledi. Diğer merak ettiğin şeylerin cevabıysa sendedir. Sen neden buradaysan ben de o yüzden buradayım.”
Gabye’ nin sözleri Remle’ nin aklını bulandırdı. Eline aldığı şişeyle ne yapacağını kestiremeden, düşünceli bir nazarla içindeki tozu süzdü. Kendi kendine “ben niçin buradayım?” diye sordu.
11 Ağustos 2009 Salı
11)
En güzel oyunum da denebilir. Rüzgâr’ın okyanustan çıkardığı defterde de kayıtlara geçmiştir. Geçmişin taşları diye anılan taşların arasından, Tuhaf Diyar ’ın antik tarihinin şifrelendiği ve uğursuz kehanet olarak isimlendirilen bilgileri de barındıran Eski Taşlar Kitabelerinde aynı konuya değinilmiştir.
Remle, Demir Dağı’ndan döndükten sonra yaşanan kıştır. Paramparçadır..
eflatun
VİVALDİ KIŞI
Bir hikayeye hiç benzemez, daha çok bir filmdir.
Allegro non molto adımlarla kar taneleri savrulur.
Remle usul notalarla yalnız ve ahşap evin kapısını iter. Uzun bir yoldan gelmiştir. Kalın urbaların altında terlidir. Evin içi, dışı kadar yalnız değildir. Kapının açıldığı hol, darmadağın insanların hareketine teslim... Biteviye dalgın ve dağınık!
Remle’ nin zihni karışır, olanları anlamlandıramaz. Merdivenlerden aceleci fakat ağır adımlarla hayattaki en iyi arkadaşı; Dün iniyordur. Remle o anda adımların, aynı anda hem aceleci hem de ağır olabileceğini keşfeder. Bunu aklına kazır; aceleci ve ağır.
Dün yanına geldiğinde kulağına herkesin bildiği gerçeği fısıldar. Peki niçin fısıldar? Sözcüklerin ardından, yine merdivenlere döner.
Tüm kalabalığına rağmen, o an yapayalnız bir zamandır.
Ağla Remle!
Gözünden bir damla yaş süzülen kurak toprak. Tek damla ağır bir çekimle yere ulaşmaya çabalarken zaman durmuş. Fakat müzik durmaz. Islakla birlikte o da zemine çakılıp zerrelerine parçalanacak. Bu bir devrim, bu gözyaşının gerçeğe devrimidir.
Remle dışarıdadır. Sırtını eve dönmüştür. Bir an bekler, notalarla düşünür. Sonra koşmaya başlar, müziğin bir anlık durulacağı yere kadar. Firarı durduğunda karşısındaki kocaman çınarı terk eden son yapraklar yüzüne savrulur. Yemyeşil kalabilmiş bir yaprağı yerdeki karların arasından alıp eve doğru fırlattıktan sonra, yüzünü tekrar her şeyden çevirir. Yaprak karlarla birlikte savrularak evin duvarına çarpar, tuzla buz olur. Remle’ nin arkası dönüktür. Gözünden bir damla daha yaş gelmez. Yürümeye başlar yavaş fakat istikrarlı adımlarla. Ayaz evin sahanlığında durur ve arkasından bakar.
Başka bir zamanda başka bir karmaşada, bir odada insanlar hastanın başında toplanmıştır. Beyaz örtüler içindeki hasta sayıklarken, doktor ve odadakiler çaresizlikle birbirlerine bakar.
Ey acı, bize ne anlatabilirsin?
Odadakilerin arasında Onasırlık, Dün ve Ayaz da vardır. Evde bekletilen bir cenazenin matemi dolaşır fısıltılarla. Kara kış! Kış yasta! Pencerenin dışarısında kar kıyamete devam eder.
Bambaşka bir yerde Remle yürüyor, çıplak ayakları karlara bata çıka. Buraya nasıl geldiğini, ne zaman geldiğini bilmiyor. Umursamıyor da. İçinde hiçbir his hiçbir düşünce yok. Bu sökün eden öyle bir sükûn ki sınırlarında sadece boşluğu barındırıyor. Remle yürüyor, üzerinde sadece incecik beyaz gecelik. Çok eski, çok sade ve soğuğa çok dirençsiz bez parçasının altındaki bedeni, hiçbir şeyi hissetmiyor.
Yataktaki hasta huzursuz, kat kat yorganların altında üşüyor; titriyor. Bilinci yerinde değil, sayıklayarak bir o tarafa bir bu tarafa çevirdiği başı ile sanki bir şeyden kaçmaya çabalıyor. Odayı endişeli yüzler bürüyor. Bu gölgenin içleri istilasıdır. Bu öyle fiziksiz bir gölgedir ki, teni kasvetten örülmüş sıkıntılı bir dantelden başka nedir?
Birden bir kuklacının elleri ipi çekmiş gibi, hasta hariç hepsinin yüzleri pencereye döndüğünde, aynı kar kristaline saplanacaktır odadakilerin bakışları. Kristal rüzgârla savrularak dans ediyor. Bu sema pistinde görkemli bir ayindir.
Remle de tek bir kar tanesine odaklanmış, gökyüzüne bakıyor. Elini açıyor gelip avucuna konsun diye.
Hastanın odasındaki bakışların takip ettiği tane yere kavuşuyor, toprağın o taneyi emdiği anda, Remle’ nin beklediği kar tanesi de avucunda ıslağa dönüşüyor. Sıcak bir ölüm, ölüm ki bir sıcak! Rüzgâr homurdanıyor: avuçlarımızda cehennem!
Remle bakışlarını ileriye çeviriyor. Kardan çayırların ortasında uzakta bir küvet, adımları oraya çekecek.
Hasta, yatağında daha da huzursuzca kıpırdanıyor.
Remle küvetin yanına vardığında karlarla dolu küvetin içinde, başı ve yüzü beyaz bir tülle tamamen kapatılmış çıplak kadını görüyor. Kadının bedeni karların altında kalmış, fakat boynundan ve göğüslerinden yaşlı olduğu belli. Başındaki tül kalın ve kan kırmızı bir kurdeleyle boyundan bağlanarak sabitlenmiş; kadının yüzü net seçilmiyor, fakat her nasılsa gri gümüşümsü ve parlak saçları örtünün dışında kalmış. Remle eğilip kadının uzun ve çok canlı görünen saçlarını tutarken, yüzünde hiçbir hareket yok. Kan donabilir bir yalan, susabilir bir gerçek.
Onasırlık, Dün ve Ayaz’ ın başında beklediği hasta ise çığlıklara ve hıçkırıklara dönüşen sayıklamalarını sürdürüyor. Odadakiler suskun. Kışın ezgileri, bütün sesleri ve sessizlikleri soğuran hükümdür.
Remle’ nin elinde kalıyor saçlar, kadının başından ayrılıyor. Bu bir peruk değil. Kadının kafasının yuvarlak hatları tülün altından seçiliyor. Canlı görünen tek parçası da bedeninden böylece ayrılmış oluyor. Remle saçı elinden bırakıyor ve yere tok bir sesle düşen saç kümesi, dökülürken tellerine ayrılıyor. Remle küvetin içindeki kadını bırakıp tepkisizce yürümeye devam ediyor. Biraz ilerledikten sonra bir uçurumun kenarına geliyor. İfadesinde hiçbir değişiklik olmaksızın uçurumdan aşağıya bakıyor. Düşünce nereye gidiyorsun? Düşünce susma!
Yataktaki hasta can havliyle çırpınarak, bilinçsiz bir şekilde ağlamasını sürdürüyor.
Remle kollarını iki yana açıyor. Kendini uçurumdan aşağı bırakıyor. Soluksuz kalıyor.
Bu sırada yataktaki hasta, aniden soluksuz kalmışçasına derin bir nefes alarak, doğruluyor. Odadaki herkes Remle’ nin uyanmasıyla derin bir nefes alıyor. Remle’ nin gözleri dehşeti içiyor, yaşlar akıyor sessizce.
Bekletilen cenaze, ertesi sabah kaldırılıyor.
Taşlar…, geçmişin taşları; mezarların başlarında, kitabelerin sırtında, mücevherlerin koynunda, sırların dışında ve göğüs kafeslerinin solunda taşlar…
Remle tanıdığı tek akrabası olan, gümüş saçlı bu kadının cenazesine gitmeyi reddediyor. Evde tek başına bekleyecek...
Remle, Demir Dağı’ndan döndükten sonra yaşanan kıştır. Paramparçadır..
eflatun
VİVALDİ KIŞI
Bir hikayeye hiç benzemez, daha çok bir filmdir.
Allegro non molto adımlarla kar taneleri savrulur.
Remle usul notalarla yalnız ve ahşap evin kapısını iter. Uzun bir yoldan gelmiştir. Kalın urbaların altında terlidir. Evin içi, dışı kadar yalnız değildir. Kapının açıldığı hol, darmadağın insanların hareketine teslim... Biteviye dalgın ve dağınık!
Remle’ nin zihni karışır, olanları anlamlandıramaz. Merdivenlerden aceleci fakat ağır adımlarla hayattaki en iyi arkadaşı; Dün iniyordur. Remle o anda adımların, aynı anda hem aceleci hem de ağır olabileceğini keşfeder. Bunu aklına kazır; aceleci ve ağır.
Dün yanına geldiğinde kulağına herkesin bildiği gerçeği fısıldar. Peki niçin fısıldar? Sözcüklerin ardından, yine merdivenlere döner.
Tüm kalabalığına rağmen, o an yapayalnız bir zamandır.
Ağla Remle!
Gözünden bir damla yaş süzülen kurak toprak. Tek damla ağır bir çekimle yere ulaşmaya çabalarken zaman durmuş. Fakat müzik durmaz. Islakla birlikte o da zemine çakılıp zerrelerine parçalanacak. Bu bir devrim, bu gözyaşının gerçeğe devrimidir.
Remle dışarıdadır. Sırtını eve dönmüştür. Bir an bekler, notalarla düşünür. Sonra koşmaya başlar, müziğin bir anlık durulacağı yere kadar. Firarı durduğunda karşısındaki kocaman çınarı terk eden son yapraklar yüzüne savrulur. Yemyeşil kalabilmiş bir yaprağı yerdeki karların arasından alıp eve doğru fırlattıktan sonra, yüzünü tekrar her şeyden çevirir. Yaprak karlarla birlikte savrularak evin duvarına çarpar, tuzla buz olur. Remle’ nin arkası dönüktür. Gözünden bir damla daha yaş gelmez. Yürümeye başlar yavaş fakat istikrarlı adımlarla. Ayaz evin sahanlığında durur ve arkasından bakar.
Başka bir zamanda başka bir karmaşada, bir odada insanlar hastanın başında toplanmıştır. Beyaz örtüler içindeki hasta sayıklarken, doktor ve odadakiler çaresizlikle birbirlerine bakar.
Ey acı, bize ne anlatabilirsin?
Odadakilerin arasında Onasırlık, Dün ve Ayaz da vardır. Evde bekletilen bir cenazenin matemi dolaşır fısıltılarla. Kara kış! Kış yasta! Pencerenin dışarısında kar kıyamete devam eder.
Bambaşka bir yerde Remle yürüyor, çıplak ayakları karlara bata çıka. Buraya nasıl geldiğini, ne zaman geldiğini bilmiyor. Umursamıyor da. İçinde hiçbir his hiçbir düşünce yok. Bu sökün eden öyle bir sükûn ki sınırlarında sadece boşluğu barındırıyor. Remle yürüyor, üzerinde sadece incecik beyaz gecelik. Çok eski, çok sade ve soğuğa çok dirençsiz bez parçasının altındaki bedeni, hiçbir şeyi hissetmiyor.
Yataktaki hasta huzursuz, kat kat yorganların altında üşüyor; titriyor. Bilinci yerinde değil, sayıklayarak bir o tarafa bir bu tarafa çevirdiği başı ile sanki bir şeyden kaçmaya çabalıyor. Odayı endişeli yüzler bürüyor. Bu gölgenin içleri istilasıdır. Bu öyle fiziksiz bir gölgedir ki, teni kasvetten örülmüş sıkıntılı bir dantelden başka nedir?
Birden bir kuklacının elleri ipi çekmiş gibi, hasta hariç hepsinin yüzleri pencereye döndüğünde, aynı kar kristaline saplanacaktır odadakilerin bakışları. Kristal rüzgârla savrularak dans ediyor. Bu sema pistinde görkemli bir ayindir.
Remle de tek bir kar tanesine odaklanmış, gökyüzüne bakıyor. Elini açıyor gelip avucuna konsun diye.
Hastanın odasındaki bakışların takip ettiği tane yere kavuşuyor, toprağın o taneyi emdiği anda, Remle’ nin beklediği kar tanesi de avucunda ıslağa dönüşüyor. Sıcak bir ölüm, ölüm ki bir sıcak! Rüzgâr homurdanıyor: avuçlarımızda cehennem!
Remle bakışlarını ileriye çeviriyor. Kardan çayırların ortasında uzakta bir küvet, adımları oraya çekecek.
Hasta, yatağında daha da huzursuzca kıpırdanıyor.
Remle küvetin yanına vardığında karlarla dolu küvetin içinde, başı ve yüzü beyaz bir tülle tamamen kapatılmış çıplak kadını görüyor. Kadının bedeni karların altında kalmış, fakat boynundan ve göğüslerinden yaşlı olduğu belli. Başındaki tül kalın ve kan kırmızı bir kurdeleyle boyundan bağlanarak sabitlenmiş; kadının yüzü net seçilmiyor, fakat her nasılsa gri gümüşümsü ve parlak saçları örtünün dışında kalmış. Remle eğilip kadının uzun ve çok canlı görünen saçlarını tutarken, yüzünde hiçbir hareket yok. Kan donabilir bir yalan, susabilir bir gerçek.
Onasırlık, Dün ve Ayaz’ ın başında beklediği hasta ise çığlıklara ve hıçkırıklara dönüşen sayıklamalarını sürdürüyor. Odadakiler suskun. Kışın ezgileri, bütün sesleri ve sessizlikleri soğuran hükümdür.
Remle’ nin elinde kalıyor saçlar, kadının başından ayrılıyor. Bu bir peruk değil. Kadının kafasının yuvarlak hatları tülün altından seçiliyor. Canlı görünen tek parçası da bedeninden böylece ayrılmış oluyor. Remle saçı elinden bırakıyor ve yere tok bir sesle düşen saç kümesi, dökülürken tellerine ayrılıyor. Remle küvetin içindeki kadını bırakıp tepkisizce yürümeye devam ediyor. Biraz ilerledikten sonra bir uçurumun kenarına geliyor. İfadesinde hiçbir değişiklik olmaksızın uçurumdan aşağıya bakıyor. Düşünce nereye gidiyorsun? Düşünce susma!
Yataktaki hasta can havliyle çırpınarak, bilinçsiz bir şekilde ağlamasını sürdürüyor.
Remle kollarını iki yana açıyor. Kendini uçurumdan aşağı bırakıyor. Soluksuz kalıyor.
Bu sırada yataktaki hasta, aniden soluksuz kalmışçasına derin bir nefes alarak, doğruluyor. Odadaki herkes Remle’ nin uyanmasıyla derin bir nefes alıyor. Remle’ nin gözleri dehşeti içiyor, yaşlar akıyor sessizce.
Bekletilen cenaze, ertesi sabah kaldırılıyor.
Taşlar…, geçmişin taşları; mezarların başlarında, kitabelerin sırtında, mücevherlerin koynunda, sırların dışında ve göğüs kafeslerinin solunda taşlar…
Remle tanıdığı tek akrabası olan, gümüş saçlı bu kadının cenazesine gitmeyi reddediyor. Evde tek başına bekleyecek...
28 Temmuz 2009 Salı
10)
Onasırlık, mor bir keseden çıkardığı mor otları bir an tereddüt ettikten sonra, sönmeye yüz tutmuş, tekrar eski rengini almış olan kızıl alevlere savurdu. Ateş otların rengine bürünerek harlandı.
Remle ağaçların arasında kafası ve duyguları karışmış bir şekilde ilerlerken, gecenin çıkmaz karanlığının içinde uçuşan küçük mor ışıltıları fark etti. Bu tuhaf renklerine rağmen bunların ateş böceği olduğunu anladığında, hızla hareket eden bu canlılara Boratay’ ın yetişmesi ne kadar güç görünse de takibe başlamıştı bile.
Üç ışığın peşinde hızla ilerlerken, kafasındaki düşünceler de dağılmış, bu oyuna kendini kaptırmıştı. Yakalayabilme umudunu kaybettiği bir anda ateşböceklerinin uzakta bir yerde durduğunu gördü. Yetişebilirdi artık. Tam yaklaşmışken üç ışık tek vücut olup hızla göğe yükseldi ve çok kısa bir anda göğe varıp yıldız olduğu yükseklikten, aynı hızla yere düştü. Düşerken, Remle bu yıldızın, çarpışmanın etkisiyle parça parça olacağını, bir patlamayla atomlarına ayrılacağını düşündü. Ateşböceklerinin her birinin tam zemine çarpacakken fren yapıp, ayrı yönlere ormanın içine dağılabileceğini tahmin edememişti. Böyle olunca ne yapacağını şaşırmış bir halde, ışıkların bu oyununa düşmekten sıkıntılı etrafına bakındı. Ağaçlar arasında bir küçük açıklığa gelmişti yine. Ağaçların arasından bir hışırtı duyduğunu sandı. Bakışlarını sesin geldiği yöne çevirerek yabani bir hayvanla yüzleşmeyi beklerken, birisinin ağaçların arasından çıktığını gördü. Yeterince öne çıkmadığından, yüzü gölgeler arasında net seçilemeyen bir adamdı bu ve kıpırtısız duruyordu.
Remle tedirgin oldu, içinde uyuştuğunu sandığı bütün hisler geri dönmüştü sanki. Birden üşüyüverdi. Bir korku gelip tehlikeli ve sinsi bir yılan gibi çöreklenmişti içine. Çünkü böylesi bir korku ile cesareti ayıran kıldan ince köprüydü. Ve bu ipte cambazlık yapmak dengeleri değiştirebilirdi. Boratay’ı ilerletmeye çabaladıysa da sonuç vermedi. Atından indi. Bir an o da öyle hareketsiz bekledi. Beklemenin cesaret vereceği yerde korkusunu güçlendirdiğini anladığı andaysa ilerlemeye karar verdi ve bir adım attı.
Ay beyaz ve parlaktı. Gecenin içinden bakınca buzdan bir ışık gibi soğuk görünüyordu. Remle’nin üşümesi tatlı bir serinlemeye dönüşmüştü. Her yanı uyuşmuştu ve hareketleri yavaşlamıştı sanki. Belki de durmuştu. Hala yürüyor olması mümkün müydü?
Esasında ilk adımla birlikte durmuştu fakat bedeni ile şuuru arasındaki ilişki kopmuş gibiydi. Remle damarlarında donuyormuşçasına, buz tutuyormuşçasına bir karıncalanma hissetti. Gözleri ve dudakları morarmıştı. Farkına varmadan attığı bir adımla uçurumlardan yuvarlanmıştı. Her şey bir anda dağıldı. Mantığı sorgulanabilir bir gerçeklikle, flu bir düş çukuru arasında gidip geliyordu.
Boşlukta ıslak bir kayma hissederek, kulaklarında yoğun bir uğultuyla düşüyordu. Yerçekimine kapılmıştı. Yerin dibine doğru çekiliyordu sanki. Bu boşluğun içinde hareket eden ayna kırıkları vardı. Kendisini seçmeye çalışıyordu fakat işin tuhaf yanı hiçbir aynada kendisiyle yüzleşemiyordu. Suretler… Tanımadığı bir sürü çehre ile göz göze gelerek devam ediyordu yol almaya. Bu ne kadar sürecekti böyle. Aşağılara bakmaya çabaladı. Ahşap çerçevesiyle kocaman bir boy aynası duruyordu aşağıda. Sonunda aynaya ulaştı, çarpmanın vereceği zarardan kendini sakınmaya çalışırken ayna onu akışkan bir maddeymişçesine yuttu. Bir yere düşmüştü. Hiçbir şeysiz bir yer. Bir çöl gibi… Işık değişiyordu, rüzgâr değişiyordu, güneş değişiyordu, iklim saniyelerle sınırlı bu deneyim içinde bir an bile sabit kalmıyordu. Uzaklarda bir bank gördü Remle, arkası dönük bir adam oturuyordu o bankta. Nedenini bilmeksizin adamla yüzleşmek istemedi, hatta kaçmak isteği yoğun bir biçimde her bir zerresini kaplamıştı. Gözlerini sıkıca yumdu, afallamıştı, bir adım geriye attı.
O adımla dipsiz kuyulara düştü. Ruhu düşmeden havada asılı kalmıştı, bedeniyse bir anafora kapılmışçasına dönerek aşağılara; daha da aşağılara çekiliyordu. Başı dönüyordu. İçi boşaldı, nefesi tutuldu. Eklemleri, refleksleri, bütün vücudu; bütün tepkileri tepkisiz kaldı. İleriye bir adım atıp düşmekten daha da beterdi geriye düşmek. Gözlerini açmak geldi bir anda aklına. Ayağı yere değdi. Düşmedi. Ayak bilekleri acıdı. Ruhu, sonra yukarıdan gelip yerine oturdu hızla. Yine ormandaydı, Boratay’ ın yanında. Hiçbir şey değişmemişti, gölgedeki adam duruyordu. Zaman maddenin bütün hallerine giriyordu demek. Her zaman akışkan olmuyordu, katı hali de mevcuttu.
Aslında doğru ya da yanlış diye bir şeyin olmadığını keşfetti o anda. Kendi susarken içinde bir isyancı ses çığlık çığlığa koşuyordu; “Doğru ya da yanlış yok, var olan gerçeklerdir. Var olmayı da soyutlaştıran budur zaten. İnsanlar aynı gerçeği görüp, aynı gerçeği yaşadığını; düşündüğünü; bildiğini sandığı anlarda bile, ancak kendi gerçeklerini yaşayabilirler. İnsanlar “biz” olabilmekten uzak canlılar. Her birimiz için biz demek ben demektir içten içe ve sinsice. Yaşamaksa biz olmaya dair bir umuttur.”
Yüzü gölgelerin içinde olan adam, bir adım atarak yüzünü karanlıktan kurtardı. Ayın ışığına karışan ateş böceklerinin ışığı ile adam tepeden tırnağa eflatun bir renge bürünmüştü. Her yanından eflatun renkli paçavralar sarkan bu pejmürde görünümlü soluk tenli adam ile Remle göz göze gelmeye tahammül edemedi. Bakışlarını kaçırdı. İçi karmakarışık bir sürü duyguyla dolmuştu; öfke, korku, cesaret, isyan, acımasızlık, güç, acizlik…
--Kim olduğumu sormayacak mısın?
Remle susuyordu.
--Kim olduğumla yüzleşmek seni korkutuyor mu yoksa Remle? Hatırlamıyor musun; yoksa hatırlamaktan mı kaçıyorsun?
Remle adamın sözlerinden sakınamadı. Zihni boşaldı.
Onasırlık doruktaki ateşten olanları izliyordu. Yılların getirdiği soğukkanlılık, uzun zamandır ilk kez yaşlı adamın bedenini terk ediyordu. Eflatun tehlikeliydi. Ateşin içindeki görüntüden, onun gökyüzünde bir noktaya odaklandığını fark etti. Onasırlık’ ın, alevlerin içinden kendine bakan Eflatun’ la göz göze geldiği andı bu. Eflatun asil bir şekilde başını eğerek karşısındakini selamladı. O da bakışlarıyla ona karşılık verdi. Artık işin çığırından çıkacağını anlamıştı ikisi de. Onasırlık’ ın olmasından korktuğu şey olmuş, Eflatun onu fark etmişti.
Remle adama bakıyordu, adamsa yukarıya bakarak konuşuyordu. Ne konuştuğunu duyamıyordu ama Onasırlık gayet iyi duyuyordu; çünkü Eflatun ona sesleniyordu.
--Okyanusun Hakimi; eski dostum, sakın hata mı yaptım diye kendini sınamaya kalkışma. Her ne kadar benim en başından her şeyi anlayacağımı bilememek hata da olsa, senin de bildiğin gibi bazı şeylerin önüne geçilemez.
Eflatun ciğerine doldurduğu tüm havayı yukarıya doğru üfledi.
Onasırlık ateşe “ hayır!” hükmünü verdi. İşe yaramadı. Eflatun’ un ağzından çıkan ve genleşerek hareket eden havayı ateşin içinde gördü. Ateşin dumanıyla da karışan hava bir sis oluşturdu, görüntüyü engelledi. Bir uğursuzluk gibi, hacmini arttıran duman, ateşin içinde dönüyordu. Sonunda alevlerin dış sınırına kadar gelen duman etrafındaki ateşten duvarı kırarak doğdu. Sönen ateşle özgür kalan mor bulut, dağılarak havaya karıştı. Duman, yükselirken yangın yerine eflatun külleri serpti.
Remle’ nin, adamın havaya doğru anlamsız yere konuşmasından ve üflemesinden başka hiç bir şeyi gördüğü yoktu.
Adam, yüzünü tekrar ona döndüğünde, onun menekşe rengi gözlerinin içinde tanıdık bir karanlığı seçti.
--Bende bir emanetin kalmıştı en son.
Eflatun sağ elini açtı, sol elinin serçe parmağıyla sağ elinin avucuna bir çember çizdi. Remle yerinden neden kıpırdayamadığını anlamıyordu. Neden kaçmıyordu ki. Kaçmak bir dürtüdür sadece. İnsan kaçmanın işe yaramayacağını bilse de o dürtüye uyar korktuğunda. Yine de kaçmayı istemiyordu, üstelik kaçmaya çabalamanın işe yaramayacağının farkında da değildi.
Eflatun sağ kolunu, önünde bir yarım çember çizecek şekilde hareket ettirirken; sağ eliyle nazikçe havadan görünmeyen bir şeyi topluyor gibiydi. Eliyle havadan yakaladığı ve yumruğunun içinde sıkıca tuttuğu görünmeyen şeyi, hafifçe öne eğilerek Remle’ ye doğru üfledi. Dudaklarından çıkan ve hafif bir yele dönüşen nefesle elinin içindeki simsiyah toz, Remle’ ye doğru havalandı. Toz havada yol alırken, büyüyen ve artan zerrelerin siyah cam kırıkları olduğu gözle seçildi;
--Al emanetini; Geçmişin!
Cam kırıkları hedefe ulaşırken, hedef hiç bir şey anlamayan boş gözlerle bakıyor ve yerinden kıpırdama dürtüsüne; kaçma dürtüsüne varamıyordu. Cam kırıkları göğsüne doldu ve derisi sanki bir hayalmişçesine, somut değilmişçesine tüm kırıkları emdi. İçine sızdıktan sonra kırıkların içinden geçeceği hissine kapılan Remle, ardına baktığında bütün kırıkları vücudunun hapsettiğini anladı. Eliyle derisini yokladı. Hiçbir fark yoktu. Ama içinde kırıklar sanki bir şeyleri kanatmaya başlamıştı. İçine sızan kanı ve acıyı hissediyordu çünkü. Boğazında bir şeyler düğümlendi. Ölümden korkuyordu. Ağzında kan tadı vardı.
Remle kendi karanlık sisinden çıktığında Eflatun’ u göremedi. Ormandan çıkmak istiyordu artık. Boratay koşuyordu çılgınca.
Remle, Eflatun’ un sesini duydu. Ses arkasından ya da ormanın içinden veyahut herhangi bir yerden gelmiyordu. Sesi duyan kulakları da değildi. Eflatun, ona onun içinden sesleniyordu. Duyduğu sesin kendi içinden geldiğini fark ettiğinde, bunu yadırgamadı. Normalde korkmalıydı ama korkmuyordu işte. Manasız bir vurdumduymazlık gelmişti üstüne. Eflatun’ un sesi, iç odalarında yankılanıyordu.
“Kaçıyor musun? Kaç Remle, ama bir gün kendi ayağınla geleceksin. Geçmişten kaçılmaz çünkü.”
Onasırlık’ ın ateşi kendiliğinden küllerinin üstünden tekrar parladı.
Kanarcasına kırmızıydı, ağlarcasına berraktı.
Remle ve Boratay’ ı gördü. Dönüyorlardı.
Remle ağaçların arasında kafası ve duyguları karışmış bir şekilde ilerlerken, gecenin çıkmaz karanlığının içinde uçuşan küçük mor ışıltıları fark etti. Bu tuhaf renklerine rağmen bunların ateş böceği olduğunu anladığında, hızla hareket eden bu canlılara Boratay’ ın yetişmesi ne kadar güç görünse de takibe başlamıştı bile.
Üç ışığın peşinde hızla ilerlerken, kafasındaki düşünceler de dağılmış, bu oyuna kendini kaptırmıştı. Yakalayabilme umudunu kaybettiği bir anda ateşböceklerinin uzakta bir yerde durduğunu gördü. Yetişebilirdi artık. Tam yaklaşmışken üç ışık tek vücut olup hızla göğe yükseldi ve çok kısa bir anda göğe varıp yıldız olduğu yükseklikten, aynı hızla yere düştü. Düşerken, Remle bu yıldızın, çarpışmanın etkisiyle parça parça olacağını, bir patlamayla atomlarına ayrılacağını düşündü. Ateşböceklerinin her birinin tam zemine çarpacakken fren yapıp, ayrı yönlere ormanın içine dağılabileceğini tahmin edememişti. Böyle olunca ne yapacağını şaşırmış bir halde, ışıkların bu oyununa düşmekten sıkıntılı etrafına bakındı. Ağaçlar arasında bir küçük açıklığa gelmişti yine. Ağaçların arasından bir hışırtı duyduğunu sandı. Bakışlarını sesin geldiği yöne çevirerek yabani bir hayvanla yüzleşmeyi beklerken, birisinin ağaçların arasından çıktığını gördü. Yeterince öne çıkmadığından, yüzü gölgeler arasında net seçilemeyen bir adamdı bu ve kıpırtısız duruyordu.
Remle tedirgin oldu, içinde uyuştuğunu sandığı bütün hisler geri dönmüştü sanki. Birden üşüyüverdi. Bir korku gelip tehlikeli ve sinsi bir yılan gibi çöreklenmişti içine. Çünkü böylesi bir korku ile cesareti ayıran kıldan ince köprüydü. Ve bu ipte cambazlık yapmak dengeleri değiştirebilirdi. Boratay’ı ilerletmeye çabaladıysa da sonuç vermedi. Atından indi. Bir an o da öyle hareketsiz bekledi. Beklemenin cesaret vereceği yerde korkusunu güçlendirdiğini anladığı andaysa ilerlemeye karar verdi ve bir adım attı.
Ay beyaz ve parlaktı. Gecenin içinden bakınca buzdan bir ışık gibi soğuk görünüyordu. Remle’nin üşümesi tatlı bir serinlemeye dönüşmüştü. Her yanı uyuşmuştu ve hareketleri yavaşlamıştı sanki. Belki de durmuştu. Hala yürüyor olması mümkün müydü?
Esasında ilk adımla birlikte durmuştu fakat bedeni ile şuuru arasındaki ilişki kopmuş gibiydi. Remle damarlarında donuyormuşçasına, buz tutuyormuşçasına bir karıncalanma hissetti. Gözleri ve dudakları morarmıştı. Farkına varmadan attığı bir adımla uçurumlardan yuvarlanmıştı. Her şey bir anda dağıldı. Mantığı sorgulanabilir bir gerçeklikle, flu bir düş çukuru arasında gidip geliyordu.
Boşlukta ıslak bir kayma hissederek, kulaklarında yoğun bir uğultuyla düşüyordu. Yerçekimine kapılmıştı. Yerin dibine doğru çekiliyordu sanki. Bu boşluğun içinde hareket eden ayna kırıkları vardı. Kendisini seçmeye çalışıyordu fakat işin tuhaf yanı hiçbir aynada kendisiyle yüzleşemiyordu. Suretler… Tanımadığı bir sürü çehre ile göz göze gelerek devam ediyordu yol almaya. Bu ne kadar sürecekti böyle. Aşağılara bakmaya çabaladı. Ahşap çerçevesiyle kocaman bir boy aynası duruyordu aşağıda. Sonunda aynaya ulaştı, çarpmanın vereceği zarardan kendini sakınmaya çalışırken ayna onu akışkan bir maddeymişçesine yuttu. Bir yere düşmüştü. Hiçbir şeysiz bir yer. Bir çöl gibi… Işık değişiyordu, rüzgâr değişiyordu, güneş değişiyordu, iklim saniyelerle sınırlı bu deneyim içinde bir an bile sabit kalmıyordu. Uzaklarda bir bank gördü Remle, arkası dönük bir adam oturuyordu o bankta. Nedenini bilmeksizin adamla yüzleşmek istemedi, hatta kaçmak isteği yoğun bir biçimde her bir zerresini kaplamıştı. Gözlerini sıkıca yumdu, afallamıştı, bir adım geriye attı.
O adımla dipsiz kuyulara düştü. Ruhu düşmeden havada asılı kalmıştı, bedeniyse bir anafora kapılmışçasına dönerek aşağılara; daha da aşağılara çekiliyordu. Başı dönüyordu. İçi boşaldı, nefesi tutuldu. Eklemleri, refleksleri, bütün vücudu; bütün tepkileri tepkisiz kaldı. İleriye bir adım atıp düşmekten daha da beterdi geriye düşmek. Gözlerini açmak geldi bir anda aklına. Ayağı yere değdi. Düşmedi. Ayak bilekleri acıdı. Ruhu, sonra yukarıdan gelip yerine oturdu hızla. Yine ormandaydı, Boratay’ ın yanında. Hiçbir şey değişmemişti, gölgedeki adam duruyordu. Zaman maddenin bütün hallerine giriyordu demek. Her zaman akışkan olmuyordu, katı hali de mevcuttu.
Aslında doğru ya da yanlış diye bir şeyin olmadığını keşfetti o anda. Kendi susarken içinde bir isyancı ses çığlık çığlığa koşuyordu; “Doğru ya da yanlış yok, var olan gerçeklerdir. Var olmayı da soyutlaştıran budur zaten. İnsanlar aynı gerçeği görüp, aynı gerçeği yaşadığını; düşündüğünü; bildiğini sandığı anlarda bile, ancak kendi gerçeklerini yaşayabilirler. İnsanlar “biz” olabilmekten uzak canlılar. Her birimiz için biz demek ben demektir içten içe ve sinsice. Yaşamaksa biz olmaya dair bir umuttur.”
Yüzü gölgelerin içinde olan adam, bir adım atarak yüzünü karanlıktan kurtardı. Ayın ışığına karışan ateş böceklerinin ışığı ile adam tepeden tırnağa eflatun bir renge bürünmüştü. Her yanından eflatun renkli paçavralar sarkan bu pejmürde görünümlü soluk tenli adam ile Remle göz göze gelmeye tahammül edemedi. Bakışlarını kaçırdı. İçi karmakarışık bir sürü duyguyla dolmuştu; öfke, korku, cesaret, isyan, acımasızlık, güç, acizlik…
--Kim olduğumu sormayacak mısın?
Remle susuyordu.
--Kim olduğumla yüzleşmek seni korkutuyor mu yoksa Remle? Hatırlamıyor musun; yoksa hatırlamaktan mı kaçıyorsun?
Remle adamın sözlerinden sakınamadı. Zihni boşaldı.
Onasırlık doruktaki ateşten olanları izliyordu. Yılların getirdiği soğukkanlılık, uzun zamandır ilk kez yaşlı adamın bedenini terk ediyordu. Eflatun tehlikeliydi. Ateşin içindeki görüntüden, onun gökyüzünde bir noktaya odaklandığını fark etti. Onasırlık’ ın, alevlerin içinden kendine bakan Eflatun’ la göz göze geldiği andı bu. Eflatun asil bir şekilde başını eğerek karşısındakini selamladı. O da bakışlarıyla ona karşılık verdi. Artık işin çığırından çıkacağını anlamıştı ikisi de. Onasırlık’ ın olmasından korktuğu şey olmuş, Eflatun onu fark etmişti.
Remle adama bakıyordu, adamsa yukarıya bakarak konuşuyordu. Ne konuştuğunu duyamıyordu ama Onasırlık gayet iyi duyuyordu; çünkü Eflatun ona sesleniyordu.
--Okyanusun Hakimi; eski dostum, sakın hata mı yaptım diye kendini sınamaya kalkışma. Her ne kadar benim en başından her şeyi anlayacağımı bilememek hata da olsa, senin de bildiğin gibi bazı şeylerin önüne geçilemez.
Eflatun ciğerine doldurduğu tüm havayı yukarıya doğru üfledi.
Onasırlık ateşe “ hayır!” hükmünü verdi. İşe yaramadı. Eflatun’ un ağzından çıkan ve genleşerek hareket eden havayı ateşin içinde gördü. Ateşin dumanıyla da karışan hava bir sis oluşturdu, görüntüyü engelledi. Bir uğursuzluk gibi, hacmini arttıran duman, ateşin içinde dönüyordu. Sonunda alevlerin dış sınırına kadar gelen duman etrafındaki ateşten duvarı kırarak doğdu. Sönen ateşle özgür kalan mor bulut, dağılarak havaya karıştı. Duman, yükselirken yangın yerine eflatun külleri serpti.
Remle’ nin, adamın havaya doğru anlamsız yere konuşmasından ve üflemesinden başka hiç bir şeyi gördüğü yoktu.
Adam, yüzünü tekrar ona döndüğünde, onun menekşe rengi gözlerinin içinde tanıdık bir karanlığı seçti.
--Bende bir emanetin kalmıştı en son.
Eflatun sağ elini açtı, sol elinin serçe parmağıyla sağ elinin avucuna bir çember çizdi. Remle yerinden neden kıpırdayamadığını anlamıyordu. Neden kaçmıyordu ki. Kaçmak bir dürtüdür sadece. İnsan kaçmanın işe yaramayacağını bilse de o dürtüye uyar korktuğunda. Yine de kaçmayı istemiyordu, üstelik kaçmaya çabalamanın işe yaramayacağının farkında da değildi.
Eflatun sağ kolunu, önünde bir yarım çember çizecek şekilde hareket ettirirken; sağ eliyle nazikçe havadan görünmeyen bir şeyi topluyor gibiydi. Eliyle havadan yakaladığı ve yumruğunun içinde sıkıca tuttuğu görünmeyen şeyi, hafifçe öne eğilerek Remle’ ye doğru üfledi. Dudaklarından çıkan ve hafif bir yele dönüşen nefesle elinin içindeki simsiyah toz, Remle’ ye doğru havalandı. Toz havada yol alırken, büyüyen ve artan zerrelerin siyah cam kırıkları olduğu gözle seçildi;
--Al emanetini; Geçmişin!
Cam kırıkları hedefe ulaşırken, hedef hiç bir şey anlamayan boş gözlerle bakıyor ve yerinden kıpırdama dürtüsüne; kaçma dürtüsüne varamıyordu. Cam kırıkları göğsüne doldu ve derisi sanki bir hayalmişçesine, somut değilmişçesine tüm kırıkları emdi. İçine sızdıktan sonra kırıkların içinden geçeceği hissine kapılan Remle, ardına baktığında bütün kırıkları vücudunun hapsettiğini anladı. Eliyle derisini yokladı. Hiçbir fark yoktu. Ama içinde kırıklar sanki bir şeyleri kanatmaya başlamıştı. İçine sızan kanı ve acıyı hissediyordu çünkü. Boğazında bir şeyler düğümlendi. Ölümden korkuyordu. Ağzında kan tadı vardı.
Remle kendi karanlık sisinden çıktığında Eflatun’ u göremedi. Ormandan çıkmak istiyordu artık. Boratay koşuyordu çılgınca.
Remle, Eflatun’ un sesini duydu. Ses arkasından ya da ormanın içinden veyahut herhangi bir yerden gelmiyordu. Sesi duyan kulakları da değildi. Eflatun, ona onun içinden sesleniyordu. Duyduğu sesin kendi içinden geldiğini fark ettiğinde, bunu yadırgamadı. Normalde korkmalıydı ama korkmuyordu işte. Manasız bir vurdumduymazlık gelmişti üstüne. Eflatun’ un sesi, iç odalarında yankılanıyordu.
“Kaçıyor musun? Kaç Remle, ama bir gün kendi ayağınla geleceksin. Geçmişten kaçılmaz çünkü.”
Onasırlık’ ın ateşi kendiliğinden küllerinin üstünden tekrar parladı.
Kanarcasına kırmızıydı, ağlarcasına berraktı.
Remle ve Boratay’ ı gördü. Dönüyorlardı.
27 Temmuz 2009 Pazartesi
9)
Onasırlık doruktaki mağaranın sırtında bir ateş yaktı. Üstüne etekleri yerleri süpüren gece mavisi kadife bir kaftan geçirmişti. Beline kemer niyetine, kendirden kalın bir urgan bağlamıştı. Bu kemerden sarkan iplere bağlı, renkli kadife keseler vardı. Koyu yeşil bir keseyi açtı, içinden avucuna döktüğü aynı renkli otları ateşe savurdu.
Konuştu;
--Git öyleyse.
Ateş harlandı ve koyu yeşil bir renge büründü.
Dalgalanan siyah örtülerin arasında kayboldu Remle, rüzgârla yarışıyordu. Kayalık bir uçurumla son bulan ova, yarım kalan bir hevesti. Sis yaklaşıyordu. Dumandan korunmuş ormandan geliyordu çağırı.
Ormanın içinde ilerlerken ağaçlar sıklaştıkça gece de aynı oranda arttı.
Ağaçların seyreldiği bir yer görünüyordu ileride. Oraya ulaştığında bulduğu küçük bir göl oldu; yeşil bir göl. Ay göğün yüzünde dolun bekliyor ve bu kısıtlı açıklıktaki göl arazisini, karanlıktan uzaklaştırıp renklendiriyordu. Soluk fakat yeşil bir ışık yayılmıştı gölün sırtına, belki ağaçların marifetiydi belki gölün kendi tabiatı. Fakat esrarengiz bir aydınlanıştı bu.
--Gel bana.
Bir kadın sesi, tiz yankılandı. Sesin sahibi gölün karşısındaki ağaç gölgelerinin arasından sıyrılarak çıktı. Taşlaşmış fakat parlaklığını yitirmemiş iki balıktan oluşan bir taç takmış bu kadın, sırılsıklamdı ve her yerinden yosunlar sarkıyordu. Ağır kadife kıyafetleri, saçları ve gözleriyle bu kadının yeşilin en koyusundan nasibini almayan tek yanı, uzun saçlarının arasındaki incilerin beyaz parlaklığıydı. Hatta Remle bunun ışıktan kaynaklandığını düşünmese, kadının soluk tenine bile çok hafif bir gölgeymişçesine bu rengin nüfuz ettiğine inanacaktı. Ürkütücü görüntüsüne rağmen güzel ve çekici olan bu kadından korkmak aklının ucundan bile geçmedi. Bu kadına dikkatle bakarken onda tanıdık bir şeyler buluyormuş gibi bir his hâkimdi içinde. Kadın yineledi;
--Gel bana.
Remle bu içe işleyen, derin çağrının kendisine olup olmadığı konusunda, her ne kadar birbirlerinin bakışlarına kilitlenmiş olsalar da şüphe duydu. O sırada bu şüpheyi, çağrıya cevap verircesine gölün içinden aynı anda yükselmeye başlayan üç kız güçlendirdi. Saçları yosundan ve çıplak tenleri kadınınki gibi soluk renkte olan bu kızlar, bellerine kadar suyun yüzeyine çıktıklarında incecik sesleriyle anlaşılmaz bir dilde, bir arya söylemeye başladılar.
Bu melodide de bir çağrı vardı sanki, fakat Remle bunu hiçbir şekilde üstüne alınmadı. Şarkı bittiğinde uzaklardan uçarak gelen üç beyaz güvercin, kızların ellerine kondu. Gölün karşısındaki kadın çağrıyı yineledi. Remle dikkatini tekrar, kendine bakan kadına yöneltti böylece. Göl kızlarının ilk çağrıya niçin yanıt vermemiş olduklarını anlar gibi oldu, bu kadın onu çağırıyordu. Sesini kadına ulaştırmak için bağırmaya çalıştığında sesinin kısılmış olduğunu fark etti. Tekrar denedi, fakat kendisinin bile zor duyduğu, acıyla boğazını yırtmaya çalışarak tırmanan soruyu, kadına duyuramaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu anlayarak pes etti. Fakat kadın tuhaf bir şekilde güldü ve soruyu duymuşçasına yanıtladı;
--Ben Kraliçe Yosun’ um.
Göl kızları ellerindeki beyaz güvercinlerin tek hamleyle boyunlarını kopartıp, dudaklarıyla kanlarını emmeye başladılar. Kanlı dişlerini gösteren korkunç bir gülümsemeyle tekrar arya söylemeye başladıklarında Remle, oradan uzaklaşmak istedi.
Dörtnala ağaçların arasında ilerlerken, Remle bu vahşet karşısında dehşete kapılmamış, hatta kanı donmuşçasına hiçbir duygu hissetmemiş olmasına anlam vermeye çalışıyordu. Sadece uzaklaşmak istemişti, duygusuzca. Kraliçe Yosun’ un bu kadar tanıdık gelmesi, daha fazla ürkütücü gelmişti ona.
Konuştu;
--Git öyleyse.
Ateş harlandı ve koyu yeşil bir renge büründü.
Dalgalanan siyah örtülerin arasında kayboldu Remle, rüzgârla yarışıyordu. Kayalık bir uçurumla son bulan ova, yarım kalan bir hevesti. Sis yaklaşıyordu. Dumandan korunmuş ormandan geliyordu çağırı.
Ormanın içinde ilerlerken ağaçlar sıklaştıkça gece de aynı oranda arttı.
Ağaçların seyreldiği bir yer görünüyordu ileride. Oraya ulaştığında bulduğu küçük bir göl oldu; yeşil bir göl. Ay göğün yüzünde dolun bekliyor ve bu kısıtlı açıklıktaki göl arazisini, karanlıktan uzaklaştırıp renklendiriyordu. Soluk fakat yeşil bir ışık yayılmıştı gölün sırtına, belki ağaçların marifetiydi belki gölün kendi tabiatı. Fakat esrarengiz bir aydınlanıştı bu.
--Gel bana.
Bir kadın sesi, tiz yankılandı. Sesin sahibi gölün karşısındaki ağaç gölgelerinin arasından sıyrılarak çıktı. Taşlaşmış fakat parlaklığını yitirmemiş iki balıktan oluşan bir taç takmış bu kadın, sırılsıklamdı ve her yerinden yosunlar sarkıyordu. Ağır kadife kıyafetleri, saçları ve gözleriyle bu kadının yeşilin en koyusundan nasibini almayan tek yanı, uzun saçlarının arasındaki incilerin beyaz parlaklığıydı. Hatta Remle bunun ışıktan kaynaklandığını düşünmese, kadının soluk tenine bile çok hafif bir gölgeymişçesine bu rengin nüfuz ettiğine inanacaktı. Ürkütücü görüntüsüne rağmen güzel ve çekici olan bu kadından korkmak aklının ucundan bile geçmedi. Bu kadına dikkatle bakarken onda tanıdık bir şeyler buluyormuş gibi bir his hâkimdi içinde. Kadın yineledi;
--Gel bana.
Remle bu içe işleyen, derin çağrının kendisine olup olmadığı konusunda, her ne kadar birbirlerinin bakışlarına kilitlenmiş olsalar da şüphe duydu. O sırada bu şüpheyi, çağrıya cevap verircesine gölün içinden aynı anda yükselmeye başlayan üç kız güçlendirdi. Saçları yosundan ve çıplak tenleri kadınınki gibi soluk renkte olan bu kızlar, bellerine kadar suyun yüzeyine çıktıklarında incecik sesleriyle anlaşılmaz bir dilde, bir arya söylemeye başladılar.
Bu melodide de bir çağrı vardı sanki, fakat Remle bunu hiçbir şekilde üstüne alınmadı. Şarkı bittiğinde uzaklardan uçarak gelen üç beyaz güvercin, kızların ellerine kondu. Gölün karşısındaki kadın çağrıyı yineledi. Remle dikkatini tekrar, kendine bakan kadına yöneltti böylece. Göl kızlarının ilk çağrıya niçin yanıt vermemiş olduklarını anlar gibi oldu, bu kadın onu çağırıyordu. Sesini kadına ulaştırmak için bağırmaya çalıştığında sesinin kısılmış olduğunu fark etti. Tekrar denedi, fakat kendisinin bile zor duyduğu, acıyla boğazını yırtmaya çalışarak tırmanan soruyu, kadına duyuramaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu anlayarak pes etti. Fakat kadın tuhaf bir şekilde güldü ve soruyu duymuşçasına yanıtladı;
--Ben Kraliçe Yosun’ um.
Göl kızları ellerindeki beyaz güvercinlerin tek hamleyle boyunlarını kopartıp, dudaklarıyla kanlarını emmeye başladılar. Kanlı dişlerini gösteren korkunç bir gülümsemeyle tekrar arya söylemeye başladıklarında Remle, oradan uzaklaşmak istedi.
Dörtnala ağaçların arasında ilerlerken, Remle bu vahşet karşısında dehşete kapılmamış, hatta kanı donmuşçasına hiçbir duygu hissetmemiş olmasına anlam vermeye çalışıyordu. Sadece uzaklaşmak istemişti, duygusuzca. Kraliçe Yosun’ un bu kadar tanıdık gelmesi, daha fazla ürkütücü gelmişti ona.
23 Temmuz 2009 Perşembe
8)
Onasırlık’ ın on asırlık olmadığı zamanlardı. O zamanlarda onu başka isimlerle bilirdi bilenler. Bu isimlerden burada bahsetmeyeceğim. İlk arkadaşı Rüzgâr’dır. Arkadaş edinmek için oldukça geç bir yaşta onunla tanıştı Onasırlık, fakat onu bekliyordu. Tek bekleyen o da değildi üstelik.
--Kendini kaptırdığın şey mutsuzluk değil kendi esintin olsun. Es!, senin zamanın hürriyet. Geçmişi bilmemek şanstır bazen. Geçmişi bilmemek mükâfattır kimi zaman.
Adı Rüzgâr’ dı. Zamanı aşıp da gelmişti. Yüzlerce yılın ötesinden. Zamandı her şeyi unutturan ve hatırlamıyordu geçmişini; bilmiyordu nerden geldiğini. Bekleniyordu yalnız.
Onu beklerken onun hikâyesinin yalnızca bir kısmını biliyordu Onasırlık. Bildiği hikâyenin yeri ve zamanıydı sadece. Bildiği; geldiği yerin vardığı yerle aynı olduğuydu. Zamandı değişen, zamandı aşındıran ya da tortu bırakan. Ve bazıları ona da inanmazdı.
Uzun ve hedefin bilinmediği yolculuklar mutlu ve mutsuz kılar. Rüzgâr’ ın nasibine ilk zamanlarda düşen mutsuzluktu; yanında umutsuzluğu getiren bir mutsuzluk.
--Beni neden bekliyordun? Bir isimden ibaretim sadece. Buraya geldiğimde, kendimi rüzgârın bir parçası olmuş gibi hissediyordum, o kadar kendimden varlığımdan uzak ve bihaberdim, ben rüzgârım dedim. Adım böylece Rüzgâr oldu. Beni, bilmeden, nasıl bekleyebilirsin? Beni
neden bekliyordun? Hakkımda ne biliyorsun ki?
Bir zamanlar...
Kendinden kaçtı bir zamanlar....
O sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu....
Rüzgâr okyanustan defteri çıkarınca, daha iyi hissetmeye başlamıştı. Daha iyi ile daha kötü arasında hep bir yol vardır. Rüzgâr hep aynı yöne vurmaz çünkü. Bir o yana bir bu yana eser. Ama o sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu ve dokunuşu eskiyi hatırlatıyordu; eskiyi ve kaçışların boşuna olduğunu… Ölümün coğrafyasını bilmiyordu ama ölüm dışında bağlı kaldığı topraktan kaçış yoktu. Ve bir küçük oda büyüklüğündeki hayattan kaçış, saklambaç oynamaktan başka bir şey değildi ölmedikçe. Öldükçe mi? Onu asla bilemeyeceğiz. Çünkü yaşayan insanlar asla ölmezler. Ölenler hep ölmüş insanlardır.
Poyraz’ ı hemen tanıdı. Unuttuğunu unuttu. Ondan sonra da hatırlamak lazımdı. Çünkü poyraz o sabah sert esiyordu, deli esiyordu. Acıları anlatıyordu. Poyraz’ ın annesinin ölümüydü sebep. Sebebe sebep olmaksa azaptı. Rüzgâr onu sevmişti…
Poyraz zamanın içinden gelmişti sonunda.
Artık her şey netti. Büyük acılar yıkar ve inşa eder. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler!
Güneşin Okyanusuna bir aciz kayıkla açıldığında, fırtına ve azgın dalgalar bile yıldıramamıştı cesaretini. Çünkü cesaret anlık çılgınlıklardan başka bir şey değildi. Rüzgâr fırtınadan korkmadı. Fırtınalar rüzgârların çocuklarıydı. Devrilmeden nasılsa ilerledi. Rüzgâr suya daldıktan sonra, ardından dalga kırdı küçük kayığını. Bu yolun dönüşü olmadığını dalgalar da biliyordu. Rüzgâr suya dalarsa ne olurdu?
Artık oğul Poyraz vardı. Söylenmiş sözler ve yaşanmış saatler vardı.
Geçmiş gelecekten daha saklıydı. Geçmiş gelecekten daha fazla yoktu. Bir geçmişin var olup olmadığını bilemeyeceğiz. Çünkü geçmiş rüyalara çok benzer, sonunda elinizde bir düşünce ve bir parça histen başka bir şey kalmaz. Çünkü geçmiş filmlere, kitaplara, masallara çok benzer.
Birçok şeyi hatırlamak da vardı yaşananlarda ki bazıları bunların yazılanlar olduğunu da söyler. Yine de zamanın nasıl bir oyun oynadığını çözememişlerdi. Yalnız yakında gelecek beklenen işareti verecekti. Onasırlık biliyordu;
Yaram daha beter oldu
Doğru
Çünkü artık bahane yoktu
Yazılanların hepsi doğruydu
--Kendini kaptırdığın şey mutsuzluk değil kendi esintin olsun. Es!, senin zamanın hürriyet. Geçmişi bilmemek şanstır bazen. Geçmişi bilmemek mükâfattır kimi zaman.
Adı Rüzgâr’ dı. Zamanı aşıp da gelmişti. Yüzlerce yılın ötesinden. Zamandı her şeyi unutturan ve hatırlamıyordu geçmişini; bilmiyordu nerden geldiğini. Bekleniyordu yalnız.
Onu beklerken onun hikâyesinin yalnızca bir kısmını biliyordu Onasırlık. Bildiği hikâyenin yeri ve zamanıydı sadece. Bildiği; geldiği yerin vardığı yerle aynı olduğuydu. Zamandı değişen, zamandı aşındıran ya da tortu bırakan. Ve bazıları ona da inanmazdı.
Uzun ve hedefin bilinmediği yolculuklar mutlu ve mutsuz kılar. Rüzgâr’ ın nasibine ilk zamanlarda düşen mutsuzluktu; yanında umutsuzluğu getiren bir mutsuzluk.
--Beni neden bekliyordun? Bir isimden ibaretim sadece. Buraya geldiğimde, kendimi rüzgârın bir parçası olmuş gibi hissediyordum, o kadar kendimden varlığımdan uzak ve bihaberdim, ben rüzgârım dedim. Adım böylece Rüzgâr oldu. Beni, bilmeden, nasıl bekleyebilirsin? Beni
neden bekliyordun? Hakkımda ne biliyorsun ki?
Bir zamanlar...
Kendinden kaçtı bir zamanlar....
O sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu....
Rüzgâr okyanustan defteri çıkarınca, daha iyi hissetmeye başlamıştı. Daha iyi ile daha kötü arasında hep bir yol vardır. Rüzgâr hep aynı yöne vurmaz çünkü. Bir o yana bir bu yana eser. Ama o sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu ve dokunuşu eskiyi hatırlatıyordu; eskiyi ve kaçışların boşuna olduğunu… Ölümün coğrafyasını bilmiyordu ama ölüm dışında bağlı kaldığı topraktan kaçış yoktu. Ve bir küçük oda büyüklüğündeki hayattan kaçış, saklambaç oynamaktan başka bir şey değildi ölmedikçe. Öldükçe mi? Onu asla bilemeyeceğiz. Çünkü yaşayan insanlar asla ölmezler. Ölenler hep ölmüş insanlardır.
Poyraz’ ı hemen tanıdı. Unuttuğunu unuttu. Ondan sonra da hatırlamak lazımdı. Çünkü poyraz o sabah sert esiyordu, deli esiyordu. Acıları anlatıyordu. Poyraz’ ın annesinin ölümüydü sebep. Sebebe sebep olmaksa azaptı. Rüzgâr onu sevmişti…
Poyraz zamanın içinden gelmişti sonunda.
Artık her şey netti. Büyük acılar yıkar ve inşa eder. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler!
Güneşin Okyanusuna bir aciz kayıkla açıldığında, fırtına ve azgın dalgalar bile yıldıramamıştı cesaretini. Çünkü cesaret anlık çılgınlıklardan başka bir şey değildi. Rüzgâr fırtınadan korkmadı. Fırtınalar rüzgârların çocuklarıydı. Devrilmeden nasılsa ilerledi. Rüzgâr suya daldıktan sonra, ardından dalga kırdı küçük kayığını. Bu yolun dönüşü olmadığını dalgalar da biliyordu. Rüzgâr suya dalarsa ne olurdu?
Artık oğul Poyraz vardı. Söylenmiş sözler ve yaşanmış saatler vardı.
Geçmiş gelecekten daha saklıydı. Geçmiş gelecekten daha fazla yoktu. Bir geçmişin var olup olmadığını bilemeyeceğiz. Çünkü geçmiş rüyalara çok benzer, sonunda elinizde bir düşünce ve bir parça histen başka bir şey kalmaz. Çünkü geçmiş filmlere, kitaplara, masallara çok benzer.
Birçok şeyi hatırlamak da vardı yaşananlarda ki bazıları bunların yazılanlar olduğunu da söyler. Yine de zamanın nasıl bir oyun oynadığını çözememişlerdi. Yalnız yakında gelecek beklenen işareti verecekti. Onasırlık biliyordu;
--Sırlar çok. Sırlar başkalarına değil, kendine.
--Doğru
Yaram daha beter oldu
Doğru
Çünkü artık bahane yoktu
Yazılanların hepsi doğruydu
22 Temmuz 2009 Çarşamba
7)
Onasırlık evden çıkmak için kapıyı kullanmadı.
Zeminden tahta bir kapak kaldırdı. Remle bu kapağın farkına bile varmamıştı. Merdivenler iniyordu kapağın açtığı yeni kapıdan ve karanlıktı evin bodrumu. Onasırlık atı gösterdi.
Daha önce ata bindiğini hatırlamıyordu. Sadece hatırlamam gerek, dedi içinden Remle.
At koşarak tünele daldı. Duvarları kayalık, uzun eski bir tünel, fakat havalandırması ve aydınlatması olan bir tünel. Odasındaki klimayı hatırladı. Sonra odadaki klimaya tezat eski moda eşyaları ve bir mağarada yaşamaya başladığını. Günlerce uyku; tıpkı zamanı durdurmak gibi…
Boratay. İri, asi, asil ve gece gibi, sahibi ile arasındaki ilişkinin asla efendi sahip ilişkisi olamayacağı; attan ziyade yılkı.
Tünelden çıktıklarında güneşin genç ışıklarıyla birlikte bir kaynağın doğduğu yer; ırmağın rahmi. Remle atından inip yüzünü yıkadı kaynakta, sonra ne yapacağını bilmeden karşısındaki ovaya göz gezdirdi. Nereye gideceğini kestirmeye çalıştı.
Uçsuz görünen ovada, uzaklarda serapmış gibi kırmızı bir dalgalanma gördü.
Yoksa bu, diye fısldadı; “evet kızıl atlı, ondan almam gereken cevaplar var!”.
Nerede olduğunu bile bilmeden günlerini geçirdiği bu yerde, ne işi olduğunu bilmiyordu, tıpkı niçin beklediğini bilmediği gibi. Sadece bekliyordu; bir işaret. Bu beklediği işaretti sanki. Sabretmeyi öğrenmişti Onasırlık’ ın yanındayken. Bu sonuçta bir tercihti.
Peşine düştü kırmızı noktanın. At kendisi gidiyordu, Remle’ nin düşüncelerini anlıyormuşçasına, kontrolsüz. Gittikçe hızlanarak devam eden ve uzun sürecek takip sırasında Remle, Boratay’ ın kimyasını daha iyi çözecek ve atla düşünsel bir bağ kurduğunu daha iyi ayrımsayacaktı. Kurulan bu bağın, aralarında içgüdüsel bir köprü oluşturduğunu ve ortak hedefe kilitlenmeyi sağladığını hissetti. Dörtnala koşarlarken rüzgâr da sanki aynı yönde eserek yardım ediyordu onlara fakat bu kızıl atlıya da yardım etmesi demekti. Terlemişti. Arayı iyice kapatmıştı ki at birden yavaşladı. Oysaki yetişebilirlerdi. At burnunu başka yöne çevirdi ve kızıl atlı uzaklaşıyordu işte. At yine koşmaya başlamıştı bile. Remle, Boratay ile arasındaki bağın koptuğunu anladı, ama nasıl olduğuna anlam veremedi. Yüzünü yeni menziline çevirince, ovanın ortasında öylece duran birini gördü. Kız mıydı erkek miydi seçemedi uzaktan. Kızıl atlıyı kaçırmasına sebep olana büyük bir öfke duydu o anda. Geçirdiği öfke patlaması yüzünden Onasırlık’ ın “ kimseye görünme” uyarılarını da umursamıyordu işte. Karşı karşıya geldiğinde atından inmekte tereddüt etti. Ama indi yine de ve gözlerine baktı karşısındakinin. Karşısındakinin de ona söyleyecek bir sözü olduğunu düşündü. Aynı anda konuştu ikisi de.
-Hatırla.
Gözlerini yumdu, açtı. Karşısındaki rüya parçası sürekli kendini tekrar eden bir zaman dilimine geri dönmüştü. O ise hala ovadaydı ve yalnızdı.
Atına binip, düzlükte koşturmaya başladı. Uzaklardaki tepelerin arasında hareket eden siyah dumanı, ona uzak fakat paralel bir doğruda, paralel doğruların kesişmeyeceğini bildiği halde takip ediyordu. Yol bitip de Boratay’ın nalları kayalık uçurumdan birkaç küçük taş düşürdüğünde; son tren siyah dumanıyla birlikte uzaklaşmaya devam ediyordu. Uçurumdan aşağıya kelimeler yuvarlandı;
--Güle güle Ayaz...
Zeminden tahta bir kapak kaldırdı. Remle bu kapağın farkına bile varmamıştı. Merdivenler iniyordu kapağın açtığı yeni kapıdan ve karanlıktı evin bodrumu. Onasırlık atı gösterdi.
Daha önce ata bindiğini hatırlamıyordu. Sadece hatırlamam gerek, dedi içinden Remle.
At koşarak tünele daldı. Duvarları kayalık, uzun eski bir tünel, fakat havalandırması ve aydınlatması olan bir tünel. Odasındaki klimayı hatırladı. Sonra odadaki klimaya tezat eski moda eşyaları ve bir mağarada yaşamaya başladığını. Günlerce uyku; tıpkı zamanı durdurmak gibi…
Boratay. İri, asi, asil ve gece gibi, sahibi ile arasındaki ilişkinin asla efendi sahip ilişkisi olamayacağı; attan ziyade yılkı.
Tünelden çıktıklarında güneşin genç ışıklarıyla birlikte bir kaynağın doğduğu yer; ırmağın rahmi. Remle atından inip yüzünü yıkadı kaynakta, sonra ne yapacağını bilmeden karşısındaki ovaya göz gezdirdi. Nereye gideceğini kestirmeye çalıştı.
Uçsuz görünen ovada, uzaklarda serapmış gibi kırmızı bir dalgalanma gördü.
Yoksa bu, diye fısldadı; “evet kızıl atlı, ondan almam gereken cevaplar var!”.
Nerede olduğunu bile bilmeden günlerini geçirdiği bu yerde, ne işi olduğunu bilmiyordu, tıpkı niçin beklediğini bilmediği gibi. Sadece bekliyordu; bir işaret. Bu beklediği işaretti sanki. Sabretmeyi öğrenmişti Onasırlık’ ın yanındayken. Bu sonuçta bir tercihti.
Peşine düştü kırmızı noktanın. At kendisi gidiyordu, Remle’ nin düşüncelerini anlıyormuşçasına, kontrolsüz. Gittikçe hızlanarak devam eden ve uzun sürecek takip sırasında Remle, Boratay’ ın kimyasını daha iyi çözecek ve atla düşünsel bir bağ kurduğunu daha iyi ayrımsayacaktı. Kurulan bu bağın, aralarında içgüdüsel bir köprü oluşturduğunu ve ortak hedefe kilitlenmeyi sağladığını hissetti. Dörtnala koşarlarken rüzgâr da sanki aynı yönde eserek yardım ediyordu onlara fakat bu kızıl atlıya da yardım etmesi demekti. Terlemişti. Arayı iyice kapatmıştı ki at birden yavaşladı. Oysaki yetişebilirlerdi. At burnunu başka yöne çevirdi ve kızıl atlı uzaklaşıyordu işte. At yine koşmaya başlamıştı bile. Remle, Boratay ile arasındaki bağın koptuğunu anladı, ama nasıl olduğuna anlam veremedi. Yüzünü yeni menziline çevirince, ovanın ortasında öylece duran birini gördü. Kız mıydı erkek miydi seçemedi uzaktan. Kızıl atlıyı kaçırmasına sebep olana büyük bir öfke duydu o anda. Geçirdiği öfke patlaması yüzünden Onasırlık’ ın “ kimseye görünme” uyarılarını da umursamıyordu işte. Karşı karşıya geldiğinde atından inmekte tereddüt etti. Ama indi yine de ve gözlerine baktı karşısındakinin. Karşısındakinin de ona söyleyecek bir sözü olduğunu düşündü. Aynı anda konuştu ikisi de.
-Hatırla.
Gözlerini yumdu, açtı. Karşısındaki rüya parçası sürekli kendini tekrar eden bir zaman dilimine geri dönmüştü. O ise hala ovadaydı ve yalnızdı.
Atına binip, düzlükte koşturmaya başladı. Uzaklardaki tepelerin arasında hareket eden siyah dumanı, ona uzak fakat paralel bir doğruda, paralel doğruların kesişmeyeceğini bildiği halde takip ediyordu. Yol bitip de Boratay’ın nalları kayalık uçurumdan birkaç küçük taş düşürdüğünde; son tren siyah dumanıyla birlikte uzaklaşmaya devam ediyordu. Uçurumdan aşağıya kelimeler yuvarlandı;
--Güle güle Ayaz...
17 Temmuz 2009 Cuma
6)
Onun hakkında fikir edinmek için her hareketini dikkatle takip etmeye başladı. Onasırlık yaşlıydı fakat çok çevikti. Pek de zorlanıyor gibi değildi çalışırken. Terlemişti ama yorulmamıştı besbelli. Karışmış, kirli gri, dalgalı saçları ve sakalı vardı, irili ufaklı tellerin en uzunları ancak omuz hizasına geliyordu, yani çok da uzun sayılmazdı saçı sakalı. Gençken çok yakışıklı olduğu yüz hatlarından aşikârdı. Kıyafetleri bir çiftçininkileri andırıyordu. Kollarını kıvırdığı kareli gömleği, üstünde el örgüsü süveteri ve kumaş pantolonu; hepsi de lacivert tonlardan nasibini almış. Gömleğinin tek yaka düğmesi açık duruyordu ve elinde yaşlıların yürürken dayanak olarak kullandığı bastonlardan taşıyordu. Kızıla çalan ve iyice cilalanmış bastonu sırf sevdiğinden taşıyordu belli ki. Çünkü yürürken ona dayanmıyordu ve onu elinde çok rahat ve hafif taşıyordu. Ve ona dair bir ayrıntı daha; Onasırlık’ ın okyanus lacivert gözleri. Meyla, yani alışmaya başladığı ve nedenini sorgulamadığı yeni ismiyle Remle, mavi gözlerden hiç hoşlanmazdı. Fakat Onasırlık’ ın lacivert gözleri, ömründe eşini görmediği bir güzelliğe sahipti.Bu Remle ’nin hayatı boyunca sevip sevebileceği ilk ve son mavi gözlerdi herhalde. Fakat bu işteki sırrı çözmüştü Remle, onun gözlerinde yıllanmışlık vardı. Gerçekten de Onasırlık’ ın gözleri, bakışlarına ömrünün her mevsimi okyanusun renginden bir kat eklenerek bu güzelliğe erişmişti. Doğduğunda açık mavi bir göl rengi olan gözleri dört bin mevsimin sonunda bu rengi almıştı. O gözler geçmişi görmüş ve sırla dolmuştu. Okyanus sırlanmış olduğundan, derine kavuştuğundan güzeldi. Remle’ nin aklını asıl meşgul eden ona nasıl güvendiğiydi; “Neden güveniyorum sana?”
Bu kadar sürenin ardından böyle bir soru sorması da tuhaf kaçmıyor değildi aslında ya, yine de Onasırlık yadırgamadan olağan bir ses tonuyla yanıtladı; “Ben güvenilir biriyim.”
--Bu yeterli mi?
--Güvenmek için elbette. Hem yeterli olmasa ne fark eder ki?
--Sana güvenmem mesela.
--Ama güvenmişsin bile.
Güvenmişti, evet. Bunu uzatmak mantıksızdı. Remle başka bir şey söylemedi.
Toparlandı Onasırlık. Bastonu almak için elini uzattı. Yola koyuldular.
Yolculuk ne kadar sürdü? Üç saat? Dört saat? Remle’ nin kolundaki saat, beş dakika ileri olduğu bir zaman diliminde çoktan durmuştu. Yol boyunca hiç konuşmadılar.
Mağaranın tepesinde olduğu dağı bitirdiler. Dereyi geçtiler. Minik tepeler vardı aşılacak, aştılar. Kaçıncı tepe olduğunu hesaplayamadığı bir tepeden sonra kocaman bir kayayla karşılaştılar. İki tepe arasında kalan koca alanı işgal eden bir kaya. Mağarada geçirdiği günler boyunca, baktığı manzarada bu iri kayayı nasıl olup da fark edemediğini düşündü Remle. Hâlbuki uzun suskunluklarla ve rüyasız çok kısa uykularla geçen bu kırk gün boyunca dağı taşı incelemekten ve düşünmekten başka bir şey yapmamıştı. Herhalde iç muhasebelerde fazlasıyla kaybolduğumdan bazı ayrıntılar zihnimde yer etmedi diye kendi kendine açıklama getirdi bu duruma.
Kayanın etrafından dolanarak kayanın bir düz duvar halini aldığı yere kadar geldiler. Onasırlık cebinden bir buçuk karış boyunda demirden bir anahtar çıkardı. Demirde, Remle’ nin çözemediği bir şey vardı. Bir soğukluk ve bir sıcaklık… Remle, niye sorduğunu anlamadan içgüdüsel bir dürtüyle saatlerdir süren sessizliği bozarken; bu bir sorudan çok bir hatırlayış, bir bilineni onaylatış gibiydi. Hafızasını kaybeden birinin geçmişi küçük ayrıntılarda parça parça bulmasıydı sanki: “Bu demir hiç paslanmıyor değil mi?”
Onasırlık dehşetini ve endişesini açık etmeyen fakat dolu bakışlarla Remle’ ye baktı. Onun bu soruya cevap beklemediğini anlayacak kadar yaşamıştı. Remle asıl cevap beklediği soruyu, hala gözlerini ayıramadığı anahtara bakarak soracaktı nasılsa: “Bu demir nereden geldi?”
Onasırlık düşünceli bir halde bakışlarını tekrar kayaya odaklayarak; bir dağdan çıkarılıyor, dedi. Bu cevabı verirken takip edecek olan diğer sorunun ne olacağını gayet iyi biliyordu.
--O dağ nerede?
Onasırlık bu soruyu duymazdan geldi. İçinden; ancak bu anahtar, dedi; “ ancak Demir Dağı’ndan gelen bu anahtar sayesinde saklanabilirdi geçmiş” .
Tam gözlerinin hizasında olan, küçük şekilsiz bir deliğe yöneltti anahtarı. Kayadan bir kapı anahtarın açıl susam açılıyla, ayaklarının dibine ahşap bir dünya serdi. İçeriye attıkları adımın kapan susam kapanıyla kayadan kapı kapandı. Ahşap bir ev oyulmuştu demek o kocaman kayanın içine. Bu koku... Tahtanın yoğun sisi, yıllanmış dumanı ve içinde barındırdığı müthiş havasızlık. Havasızlık ne kadar da yanlış bir sözcüktü. Yıllar evin içinde kokuyordu. Bayat değil, sürekli tazelenen bir yıllanmışlık. İnsanı yakalayan, bağlayan, esir eden bir boğuculuk; isteyerek boğulmak...
Bütün katlarının zeminden yukarıya doğru uzanan, genişçe kare bir boşluğun etrafına dolandığı, üç katlı bir evdi ve ışıklandırması da oldukça zarifti.
Bak bakalım, diyerek duvardaki bir kolu çevirmeye başladı Onasırlık. O çevirdikçe kayalar, boşluğun en üst kısmında bulunan tavandaki camın üstüne doğru yükselip tepede birleştiler ve gün ışığını kestiler. Katlardaki odaların kapılarının altından sızan ışık huzmeleri boşlukta bir lazer oyunuymuşçasına keskin ve göz alıcı şekilde yerlerini aldılar. Remle koşarak birinci kata çıktı. Ortadaki boşluğun olduğu yerde, ışıktan incecik bir zarın oluşturduğu taban ve tavanı görünce, adım atmaya gelmeyecek derecede hassas olan bu zeminlerin üstünde çılgınca yürüme isteğini duydu içinde. Gözlerinin adımlarını bu ışıktan koridorun üzerinde gezdirirken Onasırlık da yanına geldi ve üst katlara çıkmak için onu yönlendirdi.
Üçüncü kata geldiklerinde yaşlı adam, iki kanatlı kapılardan birinin önünde durdu ve kanatları ileri itti. Remle’ nin gözleri kamaştı. Kapının açıldığı geniş ve aydınlık odadan ışık huzmeleri yarışarak loş koridora hücum etti. Sessizliği bozan yine Onasırlık oldu;
--Bazen uyku, uyku zamanlarından firar eder. Uykusuzsun. Uyuman gerek.
Bu kadar sürenin ardından böyle bir soru sorması da tuhaf kaçmıyor değildi aslında ya, yine de Onasırlık yadırgamadan olağan bir ses tonuyla yanıtladı; “Ben güvenilir biriyim.”
--Bu yeterli mi?
--Güvenmek için elbette. Hem yeterli olmasa ne fark eder ki?
--Sana güvenmem mesela.
--Ama güvenmişsin bile.
Güvenmişti, evet. Bunu uzatmak mantıksızdı. Remle başka bir şey söylemedi.
Toparlandı Onasırlık. Bastonu almak için elini uzattı. Yola koyuldular.
Yolculuk ne kadar sürdü? Üç saat? Dört saat? Remle’ nin kolundaki saat, beş dakika ileri olduğu bir zaman diliminde çoktan durmuştu. Yol boyunca hiç konuşmadılar.
Mağaranın tepesinde olduğu dağı bitirdiler. Dereyi geçtiler. Minik tepeler vardı aşılacak, aştılar. Kaçıncı tepe olduğunu hesaplayamadığı bir tepeden sonra kocaman bir kayayla karşılaştılar. İki tepe arasında kalan koca alanı işgal eden bir kaya. Mağarada geçirdiği günler boyunca, baktığı manzarada bu iri kayayı nasıl olup da fark edemediğini düşündü Remle. Hâlbuki uzun suskunluklarla ve rüyasız çok kısa uykularla geçen bu kırk gün boyunca dağı taşı incelemekten ve düşünmekten başka bir şey yapmamıştı. Herhalde iç muhasebelerde fazlasıyla kaybolduğumdan bazı ayrıntılar zihnimde yer etmedi diye kendi kendine açıklama getirdi bu duruma.
Kayanın etrafından dolanarak kayanın bir düz duvar halini aldığı yere kadar geldiler. Onasırlık cebinden bir buçuk karış boyunda demirden bir anahtar çıkardı. Demirde, Remle’ nin çözemediği bir şey vardı. Bir soğukluk ve bir sıcaklık… Remle, niye sorduğunu anlamadan içgüdüsel bir dürtüyle saatlerdir süren sessizliği bozarken; bu bir sorudan çok bir hatırlayış, bir bilineni onaylatış gibiydi. Hafızasını kaybeden birinin geçmişi küçük ayrıntılarda parça parça bulmasıydı sanki: “Bu demir hiç paslanmıyor değil mi?”
Onasırlık dehşetini ve endişesini açık etmeyen fakat dolu bakışlarla Remle’ ye baktı. Onun bu soruya cevap beklemediğini anlayacak kadar yaşamıştı. Remle asıl cevap beklediği soruyu, hala gözlerini ayıramadığı anahtara bakarak soracaktı nasılsa: “Bu demir nereden geldi?”
Onasırlık düşünceli bir halde bakışlarını tekrar kayaya odaklayarak; bir dağdan çıkarılıyor, dedi. Bu cevabı verirken takip edecek olan diğer sorunun ne olacağını gayet iyi biliyordu.
--O dağ nerede?
Onasırlık bu soruyu duymazdan geldi. İçinden; ancak bu anahtar, dedi; “ ancak Demir Dağı’ndan gelen bu anahtar sayesinde saklanabilirdi geçmiş” .
Tam gözlerinin hizasında olan, küçük şekilsiz bir deliğe yöneltti anahtarı. Kayadan bir kapı anahtarın açıl susam açılıyla, ayaklarının dibine ahşap bir dünya serdi. İçeriye attıkları adımın kapan susam kapanıyla kayadan kapı kapandı. Ahşap bir ev oyulmuştu demek o kocaman kayanın içine. Bu koku... Tahtanın yoğun sisi, yıllanmış dumanı ve içinde barındırdığı müthiş havasızlık. Havasızlık ne kadar da yanlış bir sözcüktü. Yıllar evin içinde kokuyordu. Bayat değil, sürekli tazelenen bir yıllanmışlık. İnsanı yakalayan, bağlayan, esir eden bir boğuculuk; isteyerek boğulmak...
Bütün katlarının zeminden yukarıya doğru uzanan, genişçe kare bir boşluğun etrafına dolandığı, üç katlı bir evdi ve ışıklandırması da oldukça zarifti.
Bak bakalım, diyerek duvardaki bir kolu çevirmeye başladı Onasırlık. O çevirdikçe kayalar, boşluğun en üst kısmında bulunan tavandaki camın üstüne doğru yükselip tepede birleştiler ve gün ışığını kestiler. Katlardaki odaların kapılarının altından sızan ışık huzmeleri boşlukta bir lazer oyunuymuşçasına keskin ve göz alıcı şekilde yerlerini aldılar. Remle koşarak birinci kata çıktı. Ortadaki boşluğun olduğu yerde, ışıktan incecik bir zarın oluşturduğu taban ve tavanı görünce, adım atmaya gelmeyecek derecede hassas olan bu zeminlerin üstünde çılgınca yürüme isteğini duydu içinde. Gözlerinin adımlarını bu ışıktan koridorun üzerinde gezdirirken Onasırlık da yanına geldi ve üst katlara çıkmak için onu yönlendirdi.
Üçüncü kata geldiklerinde yaşlı adam, iki kanatlı kapılardan birinin önünde durdu ve kanatları ileri itti. Remle’ nin gözleri kamaştı. Kapının açıldığı geniş ve aydınlık odadan ışık huzmeleri yarışarak loş koridora hücum etti. Sessizliği bozan yine Onasırlık oldu;
--Bazen uyku, uyku zamanlarından firar eder. Uykusuzsun. Uyuman gerek.
5)
Uyandığında ayna ile karşı karşıya geldiğinde tedirgin oldu Meyla. Bakışlarını kaçırdı. Ne tuhaf bir rüya görmüştü böyle. Rüyasında bir ayna görerek uyanmasının ardından, karşısındaki aynayı görmek hoşuna gitmemişti üstelik. Sanki rüyadan uyandığında rüyanın gerçeklik içinde devam etmesi gibi saçma sapan bir his yaratmıştı bu uğursuz tesadüf. Kendine gelmeye çalışırken evin içinden gelen sesleri duyarak irkildi. Bir an tereddüt etse de sesin geldiği yöne, mutfağa gitmeye karar verdi. Mutfağa ulaştığında gördüğü görüntünün daha da canını sıkacağını bilmiyordu. Sıcak yüzünden açık bıraktığı pencereden bir kuş girmişti içeriye; bir güvercin. Kalbinin gittikçe hızlanan bir tempoyla atmasına engel olmak için derin derin nefes almaya çabalayarak güvercini kovalamaya çalıştı Meyla. Ancak işin tuhaf yanı güvercin gözlerini Meyla’ ya dikmiş en ufak bir kıpırtı bile göstermiyordu. Meyla içini daraltan bir duyguyla, bu güvercinin rüyasında gördüğü güvercinle aynı kuş olabileceği düşüncesine takıldı. Bu bir ihtimal bile değilken böyle düşünmek hoşuna gitmese de buna engel olamadı. Ne kadar öyle güvercine bakarak beklediğinin ayırtına varamamışken, bir ses duyduğunu sandı. Derinlerden gelen boğuk bir sesle birisi bir ismi çağırıyordu sanki. Gittikçe çağrının sesi ve muhatabı olan isim daha belirgin duyulur bir hal aldı. Ses dışarıda bir yerlerden geliyordu ve nasıl olur?
Evet, anımsıyordu. Rüyasında anımsayamadığı, güvercinin kendine hitap ettiği isimdi bu. Fakat bu kendi ismi değildi. Sesin çağrısını daha iyi duyabiliyordu artık ve kendisine olduğunu biliyordu. Ne bir soru işareti ne bir ünlem ne de bir nokta, duraklamak için virgül bile yoktu bu çağrıda. Anlam veremediği bir şekilde korkuları içinden uçup gitmişti. İstanbul’un pek tekin olmayan bir semtinde gece yarısı dışarıya çıkmanın tehlikeli olabileceğini bile düşünmeden kendini dışarıya attı. Sanki hipnotize olmuş gibiydi. Bu sesin sahibini bulmalıydı.
Geceydi, hem de çok gece. Korkmadığına şaşırarak yürüdü gecenin üzerinde. Birisi çıktı karşısına çok ani. Adamı görünce anladı. Saçı sakalı birbirine karışmış bu yaşlı adamla bir süre birbirlerine baktılar. Adamın hiçbir şey söylememesine rağmen, aradan geçen saniyelerin ardından ona doğru emin adımlarla yürümeye başladı.
Bir eldi Meyla’ nın gözünün önünden geçen sadece. Yaşlı adamın eli... Ama bu el Meyla’ nın gördüklerini silmiş, manzarayı yeniden çizmişti. El, gözünün önünden geçtikten sonra yeniden rüyasında gördüğü alandaydı. İstanbul’ da bir sokak gecenin karanlığında, bomboş ve yalnız çok uzaklardaydı.
Gece bitmemiş yıldızlar gitmemişti. Bir mağaranın ağzındaydılar. Meyla tek söz söylemeden bekliyordu. Yaşlı adamın da konuşmaya niyeti yoktu. O da Meyla’ yla aynı yöne bakıyordu, fakat yıldızları görmüyordu. Çoktan eski bir anının içinde kaybolup gitmişti. Onu hatırlıyordu, dolayısıyla kendi gençliğini; birikmemiş yıllarını da. Yaşlı adamın onunla karşılaşması, şehrin okyanusun içinden kopup gelmesi; kayalarla sarmalanmış koyu ormanların, dik dağların yamaçlarının bir parçası oluşu kadar eskiydi. Onasırlık ona kim olduğunu sormuştu. O da “ ben rüzgârım” demişti. Bunun üzerine “ hoş geldin, ben de seni bekliyordum” diyerek karşılamıştı onu.
Mağaranın içinde uzun süren sessizlik... Eski anılardan sıyrıldıktan sonra Onasırlık, Meyla’ nın farkına vardı yeniden.
--Hoş geldin, ben de seni bekliyordum.
Karşısındakinin karşılık vermesini beklemeksizin devam etti; “Çok uzun yıllar önce aynı sözlerle karşılamıştım, tam burada, başka birisini...”
Kısa süren bir sessizlik.
“Tabi o zamanlar çok eski bir devrini yaşıyordu bu topraklar. Şimdiki gibi yıllanmış da değildim”
“Sen kimsin?” diye sormanın vaktinin o zaman geldiğini anladı Meyla.
--Doğru, tanışmadık daha. Bana Onasırlık derler.
--Niçin beni o isimle çağırdın?
--Çünkü sen Meyla değil Remle’sin.
Evet, anımsıyordu. Rüyasında anımsayamadığı, güvercinin kendine hitap ettiği isimdi bu. Fakat bu kendi ismi değildi. Sesin çağrısını daha iyi duyabiliyordu artık ve kendisine olduğunu biliyordu. Ne bir soru işareti ne bir ünlem ne de bir nokta, duraklamak için virgül bile yoktu bu çağrıda. Anlam veremediği bir şekilde korkuları içinden uçup gitmişti. İstanbul’un pek tekin olmayan bir semtinde gece yarısı dışarıya çıkmanın tehlikeli olabileceğini bile düşünmeden kendini dışarıya attı. Sanki hipnotize olmuş gibiydi. Bu sesin sahibini bulmalıydı.
Geceydi, hem de çok gece. Korkmadığına şaşırarak yürüdü gecenin üzerinde. Birisi çıktı karşısına çok ani. Adamı görünce anladı. Saçı sakalı birbirine karışmış bu yaşlı adamla bir süre birbirlerine baktılar. Adamın hiçbir şey söylememesine rağmen, aradan geçen saniyelerin ardından ona doğru emin adımlarla yürümeye başladı.
Bir eldi Meyla’ nın gözünün önünden geçen sadece. Yaşlı adamın eli... Ama bu el Meyla’ nın gördüklerini silmiş, manzarayı yeniden çizmişti. El, gözünün önünden geçtikten sonra yeniden rüyasında gördüğü alandaydı. İstanbul’ da bir sokak gecenin karanlığında, bomboş ve yalnız çok uzaklardaydı.
Gece bitmemiş yıldızlar gitmemişti. Bir mağaranın ağzındaydılar. Meyla tek söz söylemeden bekliyordu. Yaşlı adamın da konuşmaya niyeti yoktu. O da Meyla’ yla aynı yöne bakıyordu, fakat yıldızları görmüyordu. Çoktan eski bir anının içinde kaybolup gitmişti. Onu hatırlıyordu, dolayısıyla kendi gençliğini; birikmemiş yıllarını da. Yaşlı adamın onunla karşılaşması, şehrin okyanusun içinden kopup gelmesi; kayalarla sarmalanmış koyu ormanların, dik dağların yamaçlarının bir parçası oluşu kadar eskiydi. Onasırlık ona kim olduğunu sormuştu. O da “ ben rüzgârım” demişti. Bunun üzerine “ hoş geldin, ben de seni bekliyordum” diyerek karşılamıştı onu.
Mağaranın içinde uzun süren sessizlik... Eski anılardan sıyrıldıktan sonra Onasırlık, Meyla’ nın farkına vardı yeniden.
--Hoş geldin, ben de seni bekliyordum.
Karşısındakinin karşılık vermesini beklemeksizin devam etti; “Çok uzun yıllar önce aynı sözlerle karşılamıştım, tam burada, başka birisini...”
Kısa süren bir sessizlik.
“Tabi o zamanlar çok eski bir devrini yaşıyordu bu topraklar. Şimdiki gibi yıllanmış da değildim”
“Sen kimsin?” diye sormanın vaktinin o zaman geldiğini anladı Meyla.
--Doğru, tanışmadık daha. Bana Onasırlık derler.
--Niçin beni o isimle çağırdın?
--Çünkü sen Meyla değil Remle’sin.
4)
Demir Dağı zindanlarında, zamanın bir yerinde…
Dinemis ahit ettiği yere gidemeyeceğine ağlıyordu. Bu hayatındaki ilk ağlamasıydı. Kısa sürdü gözyaşları. Kendini topladı. Bu gece kaçmaktan başka çaresi yoktu. Kötülüğü kimse bilmiyordu; kötülük kendi yurduna döndüğünde, kendini göstermese de, kendi çekilmezliğine dayanabilecek güçteydi. Dinemis öfkesinin bu zindana sığmayacağını; taşacağını biliyordu artık. Bir damla daha gözyaşı süzüldü gözlerinden, üzülmek böyle bir şeydi demek ki. Bir ağıt yakarak kayboldu geçmişin içinde;
Okunmamış bir taşı kalmamış bir destandan
Kirpiklerimden süzülenmiş benim hesabıma kalan
Kabul ettim tereddütsüz
Gözlerimin acılığını kadehime akıtarak
Şerefe!
Kaçınılmaz olan şerefine!
Umduğum
Tek damla ıslakla kendimi arındırmaktı
Çünkü öyle gelecektim,
Söz vermiştim sana,
Daha kendimi henüz bildiğim;
Doğduktan sonra unutacağım bir tarihten.
Yanlış anlama
Yazılanlara artık kızmıyorum ben.
Dinemis ahit ettiği yere gidemeyeceğine ağlıyordu. Bu hayatındaki ilk ağlamasıydı. Kısa sürdü gözyaşları. Kendini topladı. Bu gece kaçmaktan başka çaresi yoktu. Kötülüğü kimse bilmiyordu; kötülük kendi yurduna döndüğünde, kendini göstermese de, kendi çekilmezliğine dayanabilecek güçteydi. Dinemis öfkesinin bu zindana sığmayacağını; taşacağını biliyordu artık. Bir damla daha gözyaşı süzüldü gözlerinden, üzülmek böyle bir şeydi demek ki. Bir ağıt yakarak kayboldu geçmişin içinde;
Okunmamış bir taşı kalmamış bir destandan
Kirpiklerimden süzülenmiş benim hesabıma kalan
Kabul ettim tereddütsüz
Gözlerimin acılığını kadehime akıtarak
Şerefe!
Kaçınılmaz olan şerefine!
Umduğum
Tek damla ıslakla kendimi arındırmaktı
Çünkü öyle gelecektim,
Söz vermiştim sana,
Daha kendimi henüz bildiğim;
Doğduktan sonra unutacağım bir tarihten.
Yanlış anlama
Yazılanlara artık kızmıyorum ben.
3)
Bir çift karanlık göz kalmıştı rüzgâra ve buluta kazınan... Sarmalanmış yüzünden arda kalan. Bir çift siyah gözdü. O gözler aynı yerden gündüzün misafirini gözlemiş, gelişi ani olan bu uzak ve yabancıyı uzun süre seyretmişti. Bir tek karanlık gözleri şahitti gündüzün misafirine. Şimdiyse gözleri gecenin görünmeyen ufkunu ve güneşini sabit bir noktada ararcasına uzaklara bakıyordu. Dörtnala gecenin koyuluğuna daldı.
Adı neydi sahi? İnsandı o. Biriydi. Öyleydi. Öyle olmalıydı. Ama ayna öyle demiyordu. Gündüzün misafiri aynadan onu seyretmişti. Fakat geceyse silinmişti.
İnsan olmak nasıl bir şey diye düşündü. Gerçekten olmak nasıl bir şeydi? Bir parça toprak ile bir bulut arasında sıkışmak nasıl bir duygu?
Saçmalıyorum, dedi kendine; ama dinletemedi. - neden saçmalıyorum?- Boş ver dedi içindeki insan; kaç dedi, emretti. O da dinledi bu emri. Koşmaya başladı. Hızlanarak, soluk soluğa, her adımda kalbinin çarpıntısını arttırarak.
Artık gecenin koyuluğunda, dokusunu değil ama rengini tanıyamadığı atı da yoktu. Unuttuğu bir geçmişe geri göndermişti onu. Git kara boram, demişti. Çünkü rengi belli olmasa da, karanlıktı yollar gibi at da. Koşuyordu çözemediği hedefinin ardında. Kaçıyordu kendine yakalanacağını bildiği halde. O kaybolanı, gündüzden silineni arıyordu.
Rüzgâr arttı. Gece arttı. Fırtına yaklaştı; kızıl dumanıyla, kan şafağıyla. Gök gürültüsü kelimeleşti; sen!, dedi; “ Rüzgârı biliyorsun.” Tek şimşekle ortalık dindi. Bir güvercin kondu omzuna, ötsün diye beklerken konuştu o da. Yalnızca hitap etti güvercin bir isimle.
Kaçarken kaçmakta olduğunu aramaya devam ediyordu. Güvercin yoktu artık. Birden aradığı karşısına çıktı. Artık ne aramanın anlamı vardı ne de kaçmanın anlamı. Karşısında havada asılı duruyordu. Bakmaya uğraştı, bir tek gözlerini gördü. Sonra gecenin karanlığını bir şimşek gibi aydınlatan ışıktan gözleri kamaştı. Tam karşısından yayılmaya başlayan ışıkla her yer bembeyaz oldu.
....ve uyandı.
Odasındaydı. Gecenin karanlığında her şey olağandı. Ama hala karşısında duruyordu; küçük farklarla. Artık havada asılı değildi; hem de ışık saçmıyordu. Karanlıkta net seçemese de karşısındakinin gözlerini görebiliyordu hala.
Duvarda asılı, öylece...
Bir ayna, sessiz ve kimsesizce.
Adı neydi sahi? İnsandı o. Biriydi. Öyleydi. Öyle olmalıydı. Ama ayna öyle demiyordu. Gündüzün misafiri aynadan onu seyretmişti. Fakat geceyse silinmişti.
İnsan olmak nasıl bir şey diye düşündü. Gerçekten olmak nasıl bir şeydi? Bir parça toprak ile bir bulut arasında sıkışmak nasıl bir duygu?
Saçmalıyorum, dedi kendine; ama dinletemedi. - neden saçmalıyorum?- Boş ver dedi içindeki insan; kaç dedi, emretti. O da dinledi bu emri. Koşmaya başladı. Hızlanarak, soluk soluğa, her adımda kalbinin çarpıntısını arttırarak.
Artık gecenin koyuluğunda, dokusunu değil ama rengini tanıyamadığı atı da yoktu. Unuttuğu bir geçmişe geri göndermişti onu. Git kara boram, demişti. Çünkü rengi belli olmasa da, karanlıktı yollar gibi at da. Koşuyordu çözemediği hedefinin ardında. Kaçıyordu kendine yakalanacağını bildiği halde. O kaybolanı, gündüzden silineni arıyordu.
Rüzgâr arttı. Gece arttı. Fırtına yaklaştı; kızıl dumanıyla, kan şafağıyla. Gök gürültüsü kelimeleşti; sen!, dedi; “ Rüzgârı biliyorsun.” Tek şimşekle ortalık dindi. Bir güvercin kondu omzuna, ötsün diye beklerken konuştu o da. Yalnızca hitap etti güvercin bir isimle.
Kaçarken kaçmakta olduğunu aramaya devam ediyordu. Güvercin yoktu artık. Birden aradığı karşısına çıktı. Artık ne aramanın anlamı vardı ne de kaçmanın anlamı. Karşısında havada asılı duruyordu. Bakmaya uğraştı, bir tek gözlerini gördü. Sonra gecenin karanlığını bir şimşek gibi aydınlatan ışıktan gözleri kamaştı. Tam karşısından yayılmaya başlayan ışıkla her yer bembeyaz oldu.
....ve uyandı.
Odasındaydı. Gecenin karanlığında her şey olağandı. Ama hala karşısında duruyordu; küçük farklarla. Artık havada asılı değildi; hem de ışık saçmıyordu. Karanlıkta net seçemese de karşısındakinin gözlerini görebiliyordu hala.
Duvarda asılı, öylece...
Bir ayna, sessiz ve kimsesizce.
2)
İstanbul’ da bir istasyonda.Sabahın erken bir saatinde iki kişiydiler. Birbirlerini görmelerini sağlayacak ışığa rağmen birbirlerini görmüyorlardı.Tünelden gelen metronun gürültüsünü daha bir keskin duydular sabahın ıssızlığında. İkisinin de gözleri, yine de raylardan ayrılıp sormadı ve yanıtlamadı. Hızla gelen araç ani durdu. Tam önlerine denk gelen kapı da ani açıldı. İçeriye doğru adım attılar; aracın içindeki kimsesizliğe doğru.Remle, bu kadar erken bir saatte burada ne işlerinin olduğunu bilmiyordu, merak da etmiyordu. Orada olduklarına göre... Ayaz ile hiç konuşmamışlardı. Bir birleri için bir gölgeydiler sadece. Araç huyu olduğu üzere ani hareketlenmiş ve ani hızlanmıştı. ‘Bu sabah’ ani verilen bir karardı sanki. Her şey kararın işlerliğine uygundu. Işıksızlık, ani gelen bir karanlık, metronun içindeydi ve suskunluk sadece sözlerdeydi, düşüncelerde değil.Karanlıktan hala korkuyor muyum? diye sordu kendi kendine Remle. Bu duyguyu uzun zaman önce başka bir karanlıkta bırakmıştı. Ayaz’ a kırgın mıydı? Öyle çekip gitmelerinden; tek söz söylemeden. Peki ya o kırgın mıydı? Bunları da bilmiyordu. Bu sabah bildiği bir çok şeyi unutmuştu.Büyük bir gümbürtüyle bir istasyonda durdular. Hâlbuki Remle, durağı olmayan bir yolculuğa çıkılmış gibi bir hisse kapılmıştı, araç haddinden fazla ve durmayan çığlıklarla hızlanırken. Kapılar açılınca içeriye ışık girdi. Işık beraberinde büyük bir gürültü ve itişme getirmişti. Bu sabah gibi olacaktı anlaşılan her şey; çok ani. Ayaz’ ı kalabalıkta göremedi. Terk edildiği hissine kapıldı bir an. Eskilerde sıkça yaşadığı bir korku. Sanki gün, küçüklük korkuları için günah çıkartma seansı düzenlemeyi görev edinmişti. Ayaz’ ı aramak gibi bir niyeti yoktu. Bu istasyonda inecekti, kimse umurunda değildi. Yada o öyle olduğuna kendini inandırmıştı bir şekilde.Açık havaya çıktı, dışarıya; daha bir kimsesizliğe attığı adımıyla. Yeraltında olacağını sanıyordu, tıpkı indiği aracın metro olduğunu sandığı gibi. Ama simsiyah buharlı bir trenle metro birbirine pek de benzemiyordu. Şaşırmayı ne zaman unutmuştu ya da şaşırmaya ne zaman alışmıştı?Güneş tepedeydi ve çok yakıcıydı. Olduğu yerde terledi. Kimsesizliğinin içinde rahatsız edici derecede ne çok insan vardı böyle. İstasyon niçin bu kadar kalabalıktı ki sanki. Remle daha da bunaldığını hissetti. Başı döndü. Başıma güneş geçiyor olabilir mi acaba diye düşünüp elini başına götürdü. Saçları terden ıslanmıştı. Kalabalıktan hep nefret etmişti. Dayanamadı gözlerini yumdu, bekledi birisi kurtarsın diye. Boğulduğunu sandı, içini boğan bir duygu kaplamıştı her hücresini. Kalabalıkta kendine çarpan telaşlı ve bir yerlere yetişmeye çalışan insanları duyumsuyordu. Fakat kimse onun çaresizliğini, boğulma hissini, bulantısını hissetmiyordu; duymuyordu. Acaba Ayaz da trenden inmiş miydi? Trene binip geri mi dönseydi yoksa burada mı kalsaydı? Trene binmedi ve kaldı. Tüm bunalımına rağmen. Trenin sireni son kez duyuldu. “ Ayaz metroyla ilk bindiği istasyona geri döndü!” diye düşündü.Yüzüne hafifçe serin bir rüzgâr vurdu. Bu solukla kendine geldi. Gözlerini açtı. Uçsuz bir düzlüğün ortasındaydı ve yalnızdı. Rahatladı.Alışılmadık tonda bir kızılı olan atın üzerinde, aynı tonda; yani koyu kırmızı bir renkte örtülere bürünmüş birini gördü uzakta. Kızıl örtüler rüzgârla dalgalanıyordu ve kızıl atlı atını hızla uzaklara doğru sürüyordu.Simsiyah bir atın üzerindeki simsiyah örtülere bürünmüş ikinci bir atlı göründü sonrasında. Siyah atlı kızıl atlıyı takip ediyordu. Remle siyah atlıyı gördüğünde içine karanlık ve kötücül bir his doldu. Siyah atlının, kızıl olanı yakalayamasını diledi içinden çok içten ve güçlü bir duyguyla. Tam o anda bir şey oldu. Remle siyah atlının dikkatini çekmişti ve atlı yön değiştirmişti. Kızıl atlı gözden kaybolmuştu. Artık hedef kendisiydi. Çok zaman almadı atlının gelişi. Geldiği anda çevik bir hamleyle atından indi. Yüzü de örtülü olan atlının sadece gözleri görünüyordu. Aynı boydaydılar. Göz göze geldiler, taa gözbebeklerinin içine kadar. Bu anlık bakışma esnasında Remle kendisini çok tuhaf hissetti, sanki bu gözlerin sahibi çok iyi bildiği birisiydi. Karşısındakinin konuşacağını tahmin etti. Yanılmadı da. Karşısındaki konuştu fakat bir mucize oldu, sözler Remle’ nin ağzından döküldü.--Hatırla.Gözlerini yumdu, açtı. Hatırlıyordu.En son Onasırlık, Remle’ nin kendi odası olacağını tahmin ettiği odanın kapılarını açmıştı ve daha sonra demişti ki;--Bazen uyku, uyku zamanlarından firar eder. Uykusuzsun. Uyuman gerek.
1)
Aradığın ne? Sor bakalım kendine. Ne ben bilebilirim, ne cevap verebilirim. Cevabı bulacak, yazılanlara anlam katacak yine sensin. Açtıysan bu kapağı bir kere, aradığın ne? Sor bakalım kendine...
Bir teklifim var; gel seninle bir oyun oynayalım. Bu teklif için beni suçlama. Çokça kullanılmış bir cümleyi tekrar görmek belki canını sıktı. Ama sana kusursuzluk vaat edemem. Hem bu yanlışlar üzerinden gidilen bir oyun olacak. Tadı da ancak öyle çıkar. Eğer hala kapak üzerime düşmemişse oynuyoruz demektir. Ama kapağın altında kalmışsam bile, oyun yinede devam ediyor bambaşka bir yerde. Fakat asla başkasıyla değil, hep seninle.
Oyunu bozmak bir gölgenin ağırlığını anlamaya çalışmaktır. O yüzden sen bu oyunda oyunbozan olmayı da seçmiş olabilirsin. Oyunu bozmak her zaman daha kolaydır. Çünkü daha rahat ve daha heyecansızdır. Gerektirdiği tek şey sıkılmak duygusudur. Ve oyunu bozmak her zaman daha zordur. Çünkü daha rahatsız ve daha heyecanlıdır. Gerektirdiği tek şey itaatsiz bir ruhtur.
Sen bilirsin ve kendi bildiğini de başkasından duymayı sevmezsin. Sen de bilirsin ve zıtlıkları sen de belki seversin. Yol senin, han senin. Sen seçeceksin. Belki çözeceksin belki düğümleneceksin. Hancıysa ben olacağım. Kabul? Ama bil ki bu gerçek bir oyun olacak. Gerçek oyunlar çocuk olabilmek yeteneğini gerektirir. Düşün istersen. Ben bir masal anlatmaya karar verdim; sen inanmaya hazır mısın? Aradığın bu mu? Sor bakalım kendine. Açtıysan bu kapağı bir kere, aradığın ne? Sor bakalım kendine.
.
.
.
Oyun mu ne?
Bu oyunun kendisi.
Bir teklifim var; gel seninle bir oyun oynayalım. Bu teklif için beni suçlama. Çokça kullanılmış bir cümleyi tekrar görmek belki canını sıktı. Ama sana kusursuzluk vaat edemem. Hem bu yanlışlar üzerinden gidilen bir oyun olacak. Tadı da ancak öyle çıkar. Eğer hala kapak üzerime düşmemişse oynuyoruz demektir. Ama kapağın altında kalmışsam bile, oyun yinede devam ediyor bambaşka bir yerde. Fakat asla başkasıyla değil, hep seninle.
Oyunu bozmak bir gölgenin ağırlığını anlamaya çalışmaktır. O yüzden sen bu oyunda oyunbozan olmayı da seçmiş olabilirsin. Oyunu bozmak her zaman daha kolaydır. Çünkü daha rahat ve daha heyecansızdır. Gerektirdiği tek şey sıkılmak duygusudur. Ve oyunu bozmak her zaman daha zordur. Çünkü daha rahatsız ve daha heyecanlıdır. Gerektirdiği tek şey itaatsiz bir ruhtur.
Sen bilirsin ve kendi bildiğini de başkasından duymayı sevmezsin. Sen de bilirsin ve zıtlıkları sen de belki seversin. Yol senin, han senin. Sen seçeceksin. Belki çözeceksin belki düğümleneceksin. Hancıysa ben olacağım. Kabul? Ama bil ki bu gerçek bir oyun olacak. Gerçek oyunlar çocuk olabilmek yeteneğini gerektirir. Düşün istersen. Ben bir masal anlatmaya karar verdim; sen inanmaya hazır mısın? Aradığın bu mu? Sor bakalım kendine. Açtıysan bu kapağı bir kere, aradığın ne? Sor bakalım kendine.
.
.
.
Oyun mu ne?
Bu oyunun kendisi.
Tuhaf Diyar' ın İmlasız Uyumsuz Tekerlemesi
Evvel dehrin içinde
Dehr evvel içinde
Yanlışlar doğru iken
Doğrular yanlış iken
Gerçekler hem doğru hem yanlış iken
Zerre yandı güneşten
Cam çıktı içinden
Sır geçti dilinden
Göz kandı kendinden
Aldatan sırlanmış bir hikâyeyse de
Geçmiştir düşünün içinden
Göreceğin söz diyeceğin sözdür
Kızıl bir kasırganın girdabında
Düşeceksin yola
Bir tek bebeğiyse gözünün
Etrafındaki karartıysa içine düştüğün
Kızma gerçeğe
Küsme geçmişe geçiyorsa ve geçecekse
Dün bir öğüt dün bir masaldır
Dünya dünden kalan bir yalandır
Gözünü açtığın yer rüyadır
Tekrar tekrar uyuyup tekrar tekrar uyanmak için rüyalara
Korkma içinde sızlayan sadece bir acı romatizma
Söylenenlere kızma boşunaysa
Aldığın soluk bile düşse sana
Anlayacaksın zaman bir masal yazıyor
Dene bileceksin
Ne gördüğün düşe
Ne dünyaya ne düne
Ne bir iki üçe
Geleceksin çünkü
Gözlerin karanlığı görmüştür
Gözlerinin karanlığı gümüştür
Mekan mekan içinde
Elbet biri gülmüştür
Dehr evvel içinde
Yanlışlar doğru iken
Doğrular yanlış iken
Gerçekler hem doğru hem yanlış iken
Zerre yandı güneşten
Cam çıktı içinden
Sır geçti dilinden
Göz kandı kendinden
Aldatan sırlanmış bir hikâyeyse de
Geçmiştir düşünün içinden
Göreceğin söz diyeceğin sözdür
Kızıl bir kasırganın girdabında
Düşeceksin yola
Bir tek bebeğiyse gözünün
Etrafındaki karartıysa içine düştüğün
Kızma gerçeğe
Küsme geçmişe geçiyorsa ve geçecekse
Dün bir öğüt dün bir masaldır
Dünya dünden kalan bir yalandır
Gözünü açtığın yer rüyadır
Tekrar tekrar uyuyup tekrar tekrar uyanmak için rüyalara
Korkma içinde sızlayan sadece bir acı romatizma
Söylenenlere kızma boşunaysa
Aldığın soluk bile düşse sana
Anlayacaksın zaman bir masal yazıyor
Dene bileceksin
Ne gördüğün düşe
Ne dünyaya ne düne
Ne bir iki üçe
Geleceksin çünkü
Gözlerin karanlığı görmüştür
Gözlerinin karanlığı gümüştür
Mekan mekan içinde
Elbet biri gülmüştür
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
