29 Eylül 2009 Salı

15)

Demir Dağı’nda bir fırtına; is kokuyordu havada…

Hayat hep oyunu bozmasaydı bu, 
oyun olmazdı. 

Kan, beyninde alev alev yanıyordu. Şakağında şahlanmış damarı, bütün bedeninde yankılanıyordu. Hızlanabildiği kadarı yetmiyordu Remle’ ye. Daha…, daha fazlası olmalı diyordu. Öyle bir hız ki, düşüncenin, nefesin ve yaşamanın önüne geçebilsin. 

Sabaha kadar uyuyamamıştı sinirden, dönüp durmuştu. Hiçbir şey anlamını bulamıyordu. Geçen gece, nasıl bir geceydi? 

Kandırmaca! 

İliklerine kadar işleyen bir kaçıp gitme arzusu. Fakat nereye? 

Kapıyı açtığında karşısında gördüğü yüz, Remle’ nin bütün varlığını yutup, onu her yerden silmişti sanki. Nereye gidebilirdi ki bu halde?

Boratay daha da hızlandı. Evden çıkmadan önce, tanınmamak için sarındığı siyah örtüler dışında hiçbir şey almamıştı yanına. Fakat aklına aldığı pek çok yükün ağırlığından bir türlü kurtulamıyordu.

Ayaz’ ın ne işi vardı burada? Nasıl karşısında öyle rahat oturabilmişti, çok da olağanmış gibi. Peki ya halası, Çilingir Hâkim, Onasırlık? Onlar da en başından beri dâhildi bu oyuna. Herkesin bildiği gerçekler vardı. Anlaşılan her şeyin dışında kalan bir tek kendisiydi. Bunca zamandır, kandırılan oyalanan hep kendisi olmuştu demek. Aldatılmışlığın yakıcı hissini duyuyordu içinde. Yangının bu kadarını söndürmek mümkün müydü? 

Bu evdeki ilk gününde, bir gündüz düşünde, her şeye rağmen Ayaz’ ı seçmemişti. Her seferinde onu seçmiyor olmak, T.D’ yi seçiyor olmak demek olmuştu. Peki ya şimdi?
Ayraç Düz’ de hızla ilerlerken kızıl atlıyı gördü Remle. İçindeki bütün öfkenin, birden ona kaydığını hissetti. Sanki en başından beri bütün olanların sebebi oydu. Onu o gün görmemiş olsaydı, bir sonraki treni yakalamayı düşünecekti belki. Onu görmese, kendini görmeyecekti bir rüyanın içinde. Niçin uyanmıştı? Niçin uyumaktaydı?

Peşine takıldı kızıl atlının. Daha öncesinden kapanmamış bir hesapları vardı ne de olsa. Bu bir takibin devamı olduğu için, yadırgamadı yaptığı şeyi. En başında, onu ilk gördüğü gün yakalasaydı, belki de vakıf olacaktı pek çok soru işaretinin ilmine. Kendi peşine takılmıştı sonra oysa. 

Bu seferse farklı olacağa benziyordu. Kızıl atlı da fark etmişti takip edildiğini. Bu takip, kazanan ve kaybeden için çok şeye bedel olacakmışçasına; tutkuyla hız sarhoşu eden bir yarıştı.

Gel bakalım Remle, takip et beni…
Yaşayacaksın, acıdan kaçış yok…
Göreceksin, öğrenmeden seçemezsin…
Maskelerle cesaret olmaz!
Yüzleşmeyi bilmeden, bu karanlıkta gerçeği seçemezsin…
Kızıl atlı mesafeyi daha da açmıştı. Remle bir hırsla daha da hızlandı. Aklını daha fazla yoruyordu bu, ruhunu paçavraya çevirirken her bir soru; Neden o kadar zaman içinde, Çilingir Hâkim’ in başka bir adının olabileceğini düşünmemişti? 

“Öyle ya, ikisi de meslek adı olan bir isim ne kadar olasıdır? Ama burada ne şaşırtabilir ki insanı? Ayaz? Ayhan amca, hani Ayaz’ ın şu her daim bahsettiği, hani kendisiyle müteşerif olmanın bir türlü mümkün olamadığı devamlı seyahat halindeki denizci? Demek Ayhan Amca, kendini bildi bileli hep burada yaşamış olan Çilingir Hâkim’ den başkası değilmiş? Yalanlar, yalanlar, kuyruklu yalanlar mı dinledim onca yıl? Doğru nedir böyle yalanların arasında? Neden benden saklandı olanca şey? Kim karar verdi buna? Benim tercih hakkım neydi, bu olanlar arasında? Dahası ne kadar? ”  

Bir taraftan kızıl atlıyı kovalarken, diğer taraftan Ayaz’ dan kaçıyordu Remle. Ayraç Düz’ de av ile avcının ne zaman yer değiştireceği belli olmazdı fakat. İki ülkeyi ayıran sınırların, nerede başlayıp nerede bittiğinin gözle görülür işaretlerinin olmadığı gibi.

Aklında beliren soru yağmurunun içerisinde, zihnine şimşek gibi düşen; “neden Ayaz’ dan kaçıyorsun?” sorusuyla uzun kovalamaca kesintiye uğradı. Kaçmayı kendine yakıştıramamış olmanın verdiği kendine yeniklik duygusunun yanı sıra, gerçekten bu sorunun cevabını aramaya ittiği düşünceleri sayesinde, hızını kaybedip şaşkın bir duraklayışa geçmişti. Duruşunda, kendi içine çevirdiği dikkati, odağından anlık kaymıştı. Bir an sonrasında tekrar odağına geri dönmeyi denediğindeyse, kızıl atlının menzilinde görünür olmayışının şaşkınlığını bastıran bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştı. 

Demir Dağı sınırlarına girmişti. 

28 Eylül 2009 Pazartesi

14)

Mutlu sonu olan bir masal olur belki. Ama mutlu kime göre mutlu kime göre mutsuz ki?

Sahipsiz dudaklarda; tekinsiz kuytularda, uğursuz kehanetin zamanının geldiğine dair fısıltılar dolaşıyordu. İki büyük şehir, hanelerin içinde, kaynağı belirsiz bu söylentilerle çalkalanıyordu. Kimsenin uluorta lafını etmeye cüret gösteremediği bu söylemler, sinsi bir salgın gibi yayılıyor ve şehirlerin kalplerini kemirmeye devam ediyordu.

Dinemis ise, çok uzaklarda saklandığı evin küçücük odasında, bir aşağı bir yukarı gidip gelmekteydi. “Nerede kaldı bunlar, nerede?” diye içi içini yiyerek beklemek zorunda kalmak, sinirine dokunmuştu. Sayısız defadır adımladığı, dışarıdan tamamen yalıtılmış, bu küçücük alanda; hareketli olan tek şey sanki kendisiydi. Zaman yok olmuştu sanki ve korkunun böylesi ne kadar da çileden çıkarıcıydı. Aniden durdu. Vücudu, yakıtı biten bir makine gibi devinimini bırakmıştı. Elinden ayağından bütün kuvvetinin, bütün canının gittiğini hissetti, dizlerinin üstüne yığıldı. Dinemis’ in çöküşü, bir çağın çöküşü gibiydi. Ellerini şişkin karnının üstüne koydu ve kalan son gücünü tüketircesine; “buna değer miydi..” diye mırıldandı.  

Ellerini başına götürdü, dehşetli bir ağrı beynini parçalıyordu. 

“Doğuma kadar sabretmeliyim” diyerek kendi kendini rahatlatmaya çalıştı, doğumdan sonra nasılsa her şey son bulacaktı. Tek mesele, ondan öncesinde Eflatun’ a yakalanmamaktı. Sonrasındaysa zaten olacaklardan korkmuyordu. 

Gözlerini sıkıca kapatıp, ellerinin arasına daha fazla gömüldü. Bilinmeyen lisanın sanrılarına bilincini tamamen kapatmıştı. Artık olasılıkları hesaplamak istemiyordu. Akışına bırakmıştı kendini her şeyin. Biliyordu ki biraz da seçimlerle alakalıydı bu akışkanlık. Karanlık bir düşünce girdabında yol alıyordu;

“ İçimdeyim. İntiharın başkentinde. Artık bilinmeyen lisanın son durağında değilim. Gelen araca bindim. Buradan tüm yollar geriye akıyor. Şimdi, zamanın son durağıdır. Burada sadece geçmişe yolculuk vardır. Ağlamak istiyorum, olmuyor. Ağlanmıyor. Hatırladıklarımdır kendimle donduracaklarım sadece. Bir gün avutucu güce sahip olamayacak, kırık hatırlayışlar. Ya da ben gitmiş olacağım, bilinmeyen lisana dair kelimeleri tükenişimle birlikte tüketip.

 Lisanım soldu. Geriye sadece basit bir dilin dilencileri kaldı. O da ancak dinlenebilir. Bir uğultunun içine düştüm. Bir gün tekrar ağlayacağım. Ağlayacağım o kadar çok harfle. 

İntihar cinayetin alt kümesi… Ama bunlar masal. Aşkımın ilerde anılacağı gibi, inanılmayacağı gibi… Akılla çılgınlığın arasındaki bağlantının koptuğu noktalar. Keskin. Gönüllü kurban, saplantılarının üst seviye imkânsızlıklarda dolaşan hoşluğundan sıyrılamamış. Sıyrılsam ne olurdu? Güç! Oysa içimden yine hiç olmak geliyor. Ama biliyorum ki hiç bilemem bunu. 

Şimdi o yıkıntıdan sürülüyorum. Belki de bir hayali bekleme umutsuzluğu, o hayalin getireceği hayal kırıklığından daha umutludur. Sancılı bekleyişler, sonları yazan; sonlara gebe; sonları yaratan sonuçlardan daha sancısızdır. 

Ama ben hep nedensiz, sonları sevdim. Yılmadan, ızdırapla hep sonları. Çünkü hiç sonlar gelsin istemedim. 

Bu benim yanlışım. Kül tablaları kadar konuşkan değil, ama onun gibi kokuyor. Başka seçeneğim yok. O yüzden bu sefer de isyanı oynayacağım. Bu benim kül kokan yanlışım. En azından gururumu kurtarmak için mi? Bu kadar gözü karayım. Ama aksi seçeneğimin olmadığını bilmek bu gözü karalığı, korkaklıkla eşdeğer kılıyor. 

Yanlışlara çok borçlandım. Yakında yanlışlara ödeme vakti…”

Barakanın kapısı şiddetli bir rüzgârla ardına kadar açıldı. Dışarıda azgın bir bora vardı. Çıkan gürültünün tehdidine rağmen, soğukkanlı ve mağrur bir şekilde başını kaldırdı Dinemis. Gelen Rüzgâr’ dı ve yalnızdı. Donuk bakışlarla baktı Dinemis. “Buradan hemen ayrılmalıyız” dedi Rüzgâr. 

13)

Yere oturmuş, küçük bir sehpanın üstüne koyduğu şişeye bakıyordu. Fakat düşünceleri şişeden başka şeylerle meşguldü, ne de olsa Gabye’ nin evinde kaldığı uzun zaman diliminde, bu gri eflatun tozun esrarına dair hiçbir şeyi çözememişti. Aklında Ayaz vardı. Bu eve geldiği ilk günde gördüğü sanrıda, niçin ona âşık olduğunu hissetmişti? Neden o hayatın içine tekrar dönme isteğini yaratan en güçlü varlık o olmuştu? 

Ondan ayrıldığından beri, aralarındaki diyalogun pek de iyi olmadığı açıktı. Hoş çıkarlarken de pek farklı değildi. Kısa sürmüştü birliktelikleri. Oldukça yıpratıcı olan bu ilişkiyi bitirme kararı alan da Remle’ ydi, her şeye rağmen o kadar kolay olacağını tahmin etmemişti. Bu hayal kırıklığıydı. Belki de istediği daha çok, onu zorlamaktı. Ayaz’ ın tek bir açıklama dahi yapmadan gitmesini ve bir süre ortalıkta görünmemesini daha önce de gördüğünden, bunun geri dönüşü olmayacağını kestirememişti. Sonrasında pişman olmasına ve acı çekmesine yarayacak sonun başlangıcı, işte böyle olmuştu. 

Günleri, sevildiğini anlamak için niçin insanların tahammül sınırlarını bu kadar zorladığını düşünerek geçti. Daha sonrasında, içindeki acı soğudukça; suçluluk duygusu yerini suçlayıcılık duygusuna bıraktı. “Yine de bu kadar çabuk pes etmemeliydi, ne olursa olsun bu kadar çabuk kabullenmemeliydi” dediği gün ise, artık kızgındı. İşte içindeki her şeyi bu duyguyla öldürdü. Zamanla kızgınlık da geçti. 

Birlikte çalışmak zorunda olduklarından, hep aynı ortamdaydılar. Aşırı derecede zıtlaştıklarından, olmuş olanları duyanlar, bu gerginlikleri eski yaşananlara yoruyordu. Oysa Remle yüreğindeki kızgınlık geçtikten sonra, nefrete dönüştürmemişti hiçbir duygusunu. 
Sadece yadırganamaz bir biçimde, eskiden de olduğu üzere, tartışıyorlardı. 

İkisi de sonrasında başka insanlarla denediler. Açıkçası birbirlerinde buldukları güçlü çekimi başkalarında yakalayamadılar. Yine de Remle, o duyguyu Ayaz’ a karşı da artık hissetmediğini, hatta Ayaz’ a tamamen ilgisiz olduğunu biliyordu. 

İşte geçen günlerde, kafasını bu denli kurcalayan iki önemli sorudan biri o yüzden, neden sanrısında böyle hissettiğiydi. Diğeriyse elbette önünde duran, açmaya bir türlü cesaret edemediği ve kendisine tuhaf bir şekilde Eflatun’ u anımsatan bu şişeydi. 

Şişeyi odadaki karyolasının altında saklıyordu. Böyle bakmanın bir sonuç getirmeyeceğini, zaten aklını daha fazla Ayaz’ ın meşgul ettiğini anladığında, şişeyi yerine koyup Gabye’ nin yanına gitmeye karar verdi. 

Gabye mutfakta kar tanesi şeklinde kurabiyeler hazırlıyordu. Çilingir Hâkim de gelmişti. Remle’ nin anladığı kadarıyla bu tatlı ve huysuz ihtiyar, halasıyla flört ediyordu. Hiçbir şeyi beğenmiyor fakat bunu Gabye’ yi kızdırmak için yaptığını belli eder bir şekilde bıyık altından gülerek, Remle’ ye göz kırpıyordu. Remle gülümseyerek karşılık verdi, bu ihtiyarın gözleri Ayaz’ ı anımsatıyordu ona. Belki de onu bu kadar çok görmekten, Ayaz’ı bu kadar sık hatırlıyorum diye aklından geçirdi. Sonuçta sanrı olduğundan çok da emin olmadığı o anda, bir seçim yapmıştı. Daha önce benzer bir seçimi, simsiyah buharlı bir trene bakarken de yapmıştı. Yoksa baktığı sadece uzaktan, bir trenin dumanı mıydı? Ayaz’ ı geçmişe geri göndermişti, gerçeklerin ve sanrıların birbirine geçtiği her karede. Fakat bu geçmiş hangi geçmişti? Eflatun’ un sözlerini anımsadı Remle, içi ürperdi. 

Gabye’nin yanında kaldığı süre zarfınca; T.D’ ye, coğrafyaya, Sır Dağı civarındaki geniş arazilere yayılmış Sır Şehri’ndeki hayata ve burada yaşayan insanların yapabildiği olağanüstü şeylere, sonra; Eski Taşlar’ a ve dolayısıyla geçmiş ile kehanetlere dair pek çok şey öğrenmişti. Fakat henüz burayla Gabye’ nin ve kendisinin ne bağlantısı olduğuna, niçin burada olduklarına bir cevap bulamamıştı. Yine de halasının, T.D’ de doğmuş olduğunu söylemesi, bütün bunların geçmişle ilintili olduğunu düşündürüyordu. 

Çilingir Hâkim, Remle’ nin yine düşüncelere dalıp gittiğini fark edip; onu bu ayakta uyumak halinden uyandırma misyonunu üstlenerek sordu; “ Yine nerelere daldın gittin? Eski Taşlar’ a dair bir şey mi takıldı yoksa aklına?”

Bu esprisine hep birlikte güldüler. Çilingir Hâkim, Eski Taşlar’ daki eski yazıları okumayı öğretiyordu Remle’ ye ve ona bu ders saatleri; yoğunluğuyla doğru orantılı ölçütte sıkıcı geliyordu. Çünkü taşlar, deforme olan yerleri nedeniyle yer yer okunaksız; farklı ve eski bir alfabeye göre; üstelik çok eski hatta unutulmuş pek çok kelimeyle yazılmıştı. Bu sebeplerle, kitabelerin birebir çevirisini yapmak mümkün olamıyordu. Yazıtlardaki deformasyon nedeniyle kaybolan harflerin tamamlanmasındaki yorum farkları da çeviri yapılmasına engel teşkil ediyordu. Bu sebeple taşları okuyabilmek için dile, eski kelimelerin hepsine hâkim olmak gerekiyordu ki; bu da başlı başına bir dil öğrenme yükümlülüğünü yanında getiriyordu. Elde tamamlanması gereken metinlerin fazlalığı da bu okuma derslerini Remle için iyiden iyiye külfet haline getirmişti. Buna rağmen bu dersleri bırakmamasının nedeni, Eski Taşlar’ a dair kimseden bir şey öğrenemiyor oluşuydu. Evet, ortalıkta dolaşan Eski Taşlar’ ın Kehanet’ leri diye yaygın bir söylem vardı fakat bu da kehanetin kehaneti olmaktan öteye gidemiyordu. Çünkü herkes taşları okumayı bilmiyor, hatta çok az okuyabilen kişi olduğu gibi, pek çok farklı yorum fakat ondan da fazla söylenti ve inanış mevcuttu. Bir ders sırasında Çilingir Hâkim; bu çetrefilli duruma ilişkin; “ Kulaktan kulağa boşuna icat edilmiş bir oyun değil ve çocukların bilgeliği de belki hepimizden fazla, çünkü onlar duyduklarına gülmeyi biliyorlar...” diyip gülümseyerek, durumu böyle izah etmişti. 

—Derslerimize ilişkin merakım konusunda maalesef sizi hayal kırıklığına uğratacağım, zira boş zamanlarımda derslerden çok halamın kurabiyelere nasıl şekil verdiğiyle ilgileniyorum.
Hep birlikte güldüler. Sır Şehrinde pek çok şeyin, Remle için alışılmışın dışında yapılması bu merakın nedeni olsa da; halası kurabiye kalıbını gösterdiğinde gerçekten şaşırması, oldukça komik gelmişti hepsine.

Gabye, akşama misafirlerinin olduğunu söylediğindeyse bu, Remle’ nin merakını uyandırmayan nadir şeylerden olmuştu. Fakat gelen kişiyi gördüğünde, bu böyle kalmayacaktı.