8 Ağustos 2010 Pazar

21)

.. “İnsanlar geçmişe ait değillerdir, geçmiş insanlara aittir. Geleceğe mi yükleyeceğiz geçmişin bütün kefaretini?” dediği yazar eski taşlarda genç kralın.

En gösterişli binaların görkemli şekilde yerini aldığı tepeden, yani şehrin kalbinden, bir adam gölgelerin arasında iniyordu gecenin kör bir vaktinde. Hızla, yokuş aşağı sokaklarda ilerliyordu. Halinde bir başkalık vardı, fakat sokaktaki kimse gölgeler içinde kalmış bu adamın yüzünden kimin nesi; kimin kimsesi olduğunu okuyamıyordu. O yılın en karanlık gecesi bu değildi elbet, fakat daha karanlık bir günün gelip kapıya dayanacağı güne kadar bu sıfatı üstlenecek olan gece buydu.
Eğim azalırken, geniş ve güzel taşlarla döşenmiş yollardan eğri büğrü ve dar yollara geçmesi, şehrin bambaşka bölgelerine doğru yol almaya devam eden gölgeler içindeki adamın, artık bir yabancı olduğu anlamına geliyordu. Yabancı, şehrin kirli ve döküntü evlerinin olduğu tekinsiz sokaklarda yürürken, şehrin değişen çehresine kayıtsızdı. Ürkütücü bir hal alan izbe yerlerden geçerken, alışık olmadığı bir başka şehir gibi görünen bu yerden korkacağına; bu yerler ondan korkuyor gibiydi. Geçtiği yerler daha da koyu bir karanlığa; bir sis perdesine bürünüyordu sanki. Uzun müddet daha geldiği yere dönmeyecekti yabancı. Aslında kendi terki gibi görünse de esasında bir sürgünden başka bir şey değildi.

Bir lanet yanında aynasıyla gezer diye bir söz vardır T.D.’de.


O karanlık gecede şehrin kalbindeki en güzel ev acı bir çığlıkla yankılanmıştı. Bir doğum çığlığıydı bu, bir ölüm çığlığıydı. Gece ölü doğanların gecesiydi. Şehrin en saygın kadını, yatağında kanlar içinde bir daha kalkmamak üzere yatıyordu. Bir bıçak kadının göğsünde saplı, sırada neler olacağını bekliyordu nesnelerin sonsuz sabrıyla. Karanlık bahçede sadık bir hizmetkar, yaşamı göremeden tüketmiş ölü bir bebeğin cesedini, bir daha bulunmamak üzere; kendiyle aynı kaderi paylaşan ölü kardeşlerinin yanına gömüyordu. Ve şehir henüz olan bitenden bihaber, yeni bir günün sıradan telaşlarını ve vaatlerini bekliyordu.

Ertesi gün şehre uğursuz bir sis gibi çöreklenecek ve uzun bir süre de gündemden kalkmayacak olan haber, kimsenin yağma etmeye cüret gösteremeyeceği en tepedeki evin bütün sahipleri tarafından terk edildiği olacaktır.. Uzun bir süre boyunca kimsenin bir iğnesini bile yerinden kıpırdatmaya cesaret edemeyeceği bu yer, perili hayaletli diye atfedilen evlerin kaderinde olduğu gibi bakımsız ve vahşi görünümlü bir hal alırken şehir o gece yaşanmış olanların dedikodularıyla çalkalanmaya devam edecekti.
Gerçekleşenin daha önce ortada dolaşan söylentileri doğularcasına bir cinayet olduğunda hemfikir olacaktı şehrin çoğunluğu. Zaten bu cinayetten önce de genç kralın lanetinin sokaklarda bir gölge gibi dolaştığına dair fısıltılar yükseliyordu şehirde ölen her bebekle birlikte. Bu eski efsaneye göre ölü doğanların sebebi, genç kral diye anılan öfkeli ve kanlı hayaletin yeni doğanlara yaşam kapısından geçiş izni vermemesiydi. Hayaletin ancak yeni doğanların nefesini çalarak bu dünyada bu kadar uzun zamandır kalmayı başarabildiği söylenirdi. Bu efsanenin esas hedefinin tepedeki ev olduğu konusunda da sabitti fikirler. Orda asırlardır bir bebek çığlığı duyulmamıştı. Evin sahiplerinin defalarca ölü çocukları olmuştu ve sonunda zifiri karanlık gecede ölü bir kadın, yaşamamış bir bebek ve kayıplara karışmış bir adamla bu hikaye içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Bu esrarlı cinayetin ardındaki sis perdesini aralamak güçtü. Kadını kim öldürmüştü? Bir düşmanı mı yoksa kocası mı? Şayet eğer kocasıysa, bunu neden yapmıştı? Adamın eşini sevdiğini, hatta hayatta değer verdiği önemsediği nadir şeylerden olduğunu bilirdi herkes. Fakat böyle bir kimsenin elbette sevgisi de sorgulanabilirdi. Onun sevgisinin başkalarının sevgisine benzemediğini ve acımasızlığının sevgiden daha güçlü bir duygu olarak ruhunu ele geçirdiğini söylemek adil bir yorum olurdu doğrusu. Pekala kendine bir evlat veremeyen eşinden sadece kurtulmak amacıyla duygusuzca bu cinayeti işlemiş olabilirdi, tabi bunun yanı sıra yine aynı sebeple fakat gözünü karartan bir sinir krizi sonucu da olay meydana gelmiş olabilirdi. Yine de onu tanıyan çoğunluk; soğukkanlılığını bildiğinden bir cinnete ihtimal vermiyordu. Bu eğer onun işlediği bir cinayetse ruhsuzca işlenmiş olmalıydı. Bu katlin, geçmişteki bir hesabı kapatmak amacıyla yapıldığı da söylenenler arasındaydı. Bir ailenin dağılmasına karşılık, bir diğer ailenin dağılması hesabı belki de sıfırlayacaktı. Dişe diş, kısasa kısas. İşte bu sebeple bile öldürmüş olabilirdi sevgili karısını acımasızca. Adaletin başka bir adalet olduğu bir ülkeydi burası ne de olsa. Sonuçta şehrin sakinlerinin kafası cinayet konusunda her ne kadar karışık olsa da, yaşananlara bir lanetin sebep olduğu sonucunda zihinler gayet netti. Bir lanetti çarptığı her taştan seken kurşun gibi, bir o tarafa bir bu tarafa isabet eden. Bir lanetti paralel aynalar arasında sonsuza dek yansımaya devam eden bir ışın gibi gidip gelen.

Demir Dağının yaşlı hükümdarı, bir mirasın parçaları gibi varislerin zamanda yerlerini alacaklarını söylemiştir.

Çıplak gökyüzünün gölgesinde gecelerini söndürdü..
Katillerin, kaçakların, uğursuzların, belasını bulmuşların, lanetlilerin arasında dolaştı durdu Eflatun. Gecenin Ormanı’ nın bütün kuytularını ezberledi. Öte Diyarlara da gitti. Hep gölgelerin içindeydi. Onu gören, görse bile tanıyan olmadı. Kayıplara karıştığından beri mecnuna döndüğü; bir dilenci, bir düşkün gibi yaşadığına yönelik söylenceler ağızlarda dolaştı. Demir Şehri insanları inandı ki; gölgelerin arasında Genç Kralın hayaletini arıyordur, diyetini ödediği için, hayaleti geldiği cehenneme geri göndereceği karşılaşmayı bekliyordur.

Eflatun bir arayış içindeydi, olgunlaşmasını sağlayacak bir yolun ve iç sorularına cevaplar bulacağı bir izin peşinde sürüklendiğini biliyordu, tarihin bir sürgünü olduğunu bildiği gibi. Her şeyden vazgeçmişti, her şeye sahip olmak için. Onun kafasının içindeki tilkilerin hinliklerini hesaplamak kahinlerin ve akıl okuyucuların bile beceremediği bir şeydi. Söylenenlerin hepsini biliyor ve umursamıyordu… Umursadığı tek şey aradığını bulmaktı. Birikiyordu Eflatun, daha da koyulaşıyordu ilmi ve keskinliği hünerlerinin. Kapkaranlık bir geceden daha da karanlık olmadan geçemeyeceğini biliyordu bu zifiri tüneli. Aylar geçti. Zaman ve mekan önemini kaybetti. Sonra bir gün Gecenin Ormanı’nda yaşlı bir acuzeye rastladı. Olmayacak olan oldu ve fark edildi. Bunu bir işaret olarak kabul edip yaşlı cadının çağrısına kulak verdi. Kadın ona fal bakmak istiyordu. Eflatun bunun ne kadar da gülünç bir istek olduğunu düşündü, fakat tepkisini soğuk bakışlarla kadını süzmekten başka bir şekilde göstermedi. Bunun ne evet ne de hayır anlamına geleceğini ikisi de çok iyi biliyordu. Çirkin cadı kırık ve kirli bir cam parçasını çıkarıp önüne koydu. Küflenmiş bir ağaca yaslanıp oturmuştu kadın, neredeyse ölecek kadar yaşlanmıştı. Üstü başı çamur ve yosun içindeydi, paçavralara sarınmıştı. Bu görüntü Eflatun’ u tiksindirmişti. Bu korkunç mahluktan nasıl bir işaret alabileceğini görmek istemese, daha fazla beklemeye tahammül göstermeyecekti. Bu güne kadar gördüğü düşkünler içinde en beteri belki bu kadın değildi fakat en fazla görünüşünden nefret ettiği bu olmuştu nedense. Bunun tahammülünü sınayan bir sınav olduğuna kanaat getirdi sonunda Eflatun. Kadın aynasının üstüne iyice eğilmiş, bir şeyler konuşuyordu anlaşılmaz bir dilde. Eflatun biraz daha yaklaşıp aynayı görebilecek şekilde durduğunda, aynada bir bebeğin gülümseyip konuştuğunu fark etti. Yaşlı acuze Eflatun’ un bebeği fark ettiğini anlayıp başını aynadan kaldırdı, eğri büğrü çürük dişlerini ortaya çıkaran korkunç bir kahkaha attı. “Soylu kraliçe buna sahip olamadığı için kendini öldürdü” diye defalarca tekrar ederek korkunç kahkahalar ve çığlıklarla bir şarkı söylemeye başladı. İsterik kahkahaları ansızın kesildi. Eflatun’ a ismiyle seslenerek kendinden emin bir şekilde buyurdu ve aynayı göstererek sordu;
“Eflatun! Bunu istiyor musun?”
Eflatun başını evet dercesine hafif bir şekilde eğdi. Kadın eliyle yaklaşmasını ve aynaya daha yakından bakmasını işaret etti. Eflatun aynaya baktığında kendi yansısını gördü, fakat olduğundan daha farklı görünüyordu. Üstü başı kir içinde, olduğundan yaşlı ve çirkin görünen yansısı garip bir şekilde karşısındaki acuzeyi andırıyordu.
“Senin bir varise, ülkeninse bir kraliçeye ihtiyacı var. Benim ihtiyacım olansa güzel bir taç. Senin sandığının aksine, aynada da gördüğün gibi biz birbirimize çok benziyoruz…”

Eflatun aynadaki kendine tekrar bakıp, görünen yansısıyla alakası olmayan pürüzsüz çehresini okşadı. Sonra cadıya bakıp buz gibi bir kahkaha attı;
“Pekala yaşlı cadı, dediğin gibi olsun. Beni gölgelerden çıkardın, ismimle beni çağırdın, buralardan olmadığını anlamalıydım. Lanetimin aynasını kıracaksın fakat boynuma başka bir lanetin aynasını takacaksın. Yine de kabul. Yalnız bu yaşlı bedenle bana aynadaki bebeği veremezsen, nasıl güçlü bir büyücü olursan ol gazabım seni bulur. Ve ister peri ol ister şeytan; benim affım yoktur.”
Eflatun, aradığını artık bulduğunu biliyordu. Fakat bu kadar aşağılık gördüğü şu karşısındaki mahlukla nasıl birlikte olacağını düşünmek istemiyordu.

Demir Dağı’nın tepesindeki perili ev gibi görünmeye başlamış olan sarayda sessiz ve karanlık bir törenle evlilik gerçekleşti. Yeni kraliçe, kendi adetlerine göre evleneceklerini açıkladığı için hiçbir hazırlığın yapılmamasını buyurmuştu. Daha çok bir ayini andıran bu karanlık törenle kral ile kraliçe birbirlerine bağlandı. Görenler ve bilenler dedi ki; bu yılın en karanlık gecesidir. Gelin ve damat sadece o gece birlikte oldular, bu Eflatun’un evlilik şartıydı. Cadı için bu kadarı yeterliydi, aynı zamanda kendisinin de lanetinin aynası olan cam tuzla buz oldu. Eflatun’ un bilmediği, cadının neden kraliçe olmayı bu kadar istediğiydi. Kraliçe Yosun hamileliği süresince, bir yılan gibi derisini döktü ve ölü bedeninden arınarak gün be gün gençleşti. Bebeğini kucağına aldığında Demir Dağı’nın gelmiş geçmiş en güzel kraliçesiydi ve bundan sonra da en ufak bir çizik, yaşlılık, yara görmeden bedeni ömrünü sürdürecekti.

Eflatun, bir varisten daha fazla isteyebileceği hiçbir şeyin olmadığını düşünürken yanıldığını fark ettikçe aklının ve ruhunun isteklerinin yakıcılığı içinde kıvranacaktı. Fakat yapısı ve mantığı bu hislerini ele vermesine kati suretle engeldi, asırlardır yerinde duran kadim kayalıkların sabrı ve serinkanlılığıyla susuyordu içini kemiren tutkularının karşısında. Sahip olamayacağını bildiği kraliçesini artık bir varisten bile daha fazla istiyordu. Bunun bir kara büyü olmasından şüphelense de ilk başta, bu düşüncesinde tamamen hissi davrandığını fark edecek kadar kara büyüler konusunda uzmandı. Hem zaten onun kanını etkisi altına alabilecek bir büyü ancak, üstünlerden bir kurban kullanılarak yapabilirdi ki şu an böyle bir profile sahip kurban yoktu. Eflatun’u lanetlemenin bir diğer yolu ise, kendi iradesiyle sonucunu kabul ettiği takdirde üstünde olan laneti çözmekle mümkün olabilirdi. Yani kırılan bir lanetin yerine yenisini koymak gerekirdi, lanet yok olana kadar. Cadı’nın tek bir lanet hakkı vardı bu yüzden, ki onu da ilk başta bir eza değil bir ödül olarak kabullenmişti Eflatun. Ona dokunamayacak olmakla lanetlemişti Eflatun’u cadı kraliçe evlendikten sonraki sabahta ve sabret aşkım diyerek gülmüştü arsızca; “ Bundan daha karanlık bir gece geldiğinde seni bu lanetten azat edeceğim. Çünkü o zaman yükleneceğin lanetten seni ben bile çözemeyeceğim..”


Eflatun varisini kucağına aldığında, ona göz bebeği anlamına gelen Dinemis ismini koydu.

5 Ağustos 2010 Perşembe

20)

“Bir masal anlatmıştı bize birisi, ama önce bu masala inanmaya hazır olup olmadığımızı sormuştu…”
Böyle bir anı kalmıştı Remle’ nin hafızasında, hayal meyal anımsadığı fakat hayatının ilk anılarından sayılabilecek nitelikte bir anıydı. Bölük pörçük sahneler beliriyordu zihninde. Henüz okula başlamamıştı… Kendisinin dışında iki çocuk daha vardı; bir kız ve bir erkek. Onların da yanında yetişkin birileri vardı, onları getiren. Kendisini halası getirmişti, zaten sık gelirlerdi o parka. Fakat bu iki çocuğu parkta ilk defa görüyordu. Çocuklarla gelenler, halasıyla bir banka oturmuş hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Bir şekilde çocuklarla oynamaya başladığını anımsıyordu, birlikte kumdan bir şehir yapmaya çalışıyorlardı sanki. Kumla olmayacağını anlayıp çakıl taşı aramaya başladıklarında, halasının ve diğerlerinin konuştuğu banktan uzaklaşıp parkın diğer ucuna gitmişlerdi. Orda pejmürde görünümlü bir adam gelmişti yanlarına, onlarla konuşmaya başlamıştı. Remle yabancılarla konuşulmayacağı, özellikle böyle dilenciye benzer kişilerin yanına hiç yaklaşmayacağı konusunda sıkı sıkıya tembihlendiği için uzaklaşmak istemişti. Fakat diğer kız, o yabancı değil ki ben onu tanıyorum diyerek ona engel olmuştu. Sonra o adam onlara bir masal anlatmıştı.

Çocukların çoğu masalları sever. Büyüklerin çoğu masallardan sıkılır. Bir büyük adam üç küçük çocuğa, inanmaya hazırlarsa eğer bir masal anlatacaktır.

“Bir zamanlar ülkenin birinde.., yok, yok ikisinde
taban tabana zıt iki halk yaşarmış.
Aslında her şey tek olanın bölünmesiyle başlarmış.
Çok eski zamanlarda bir yüce dağ,
tepesindeki ak ve alaca salkım bulutlarıyla
şahit olmuş bir gürültülü savaşa.
Bir çelişkinin beş oğlu yayılmışlar toprağa.
Öncesiyle sonrasıyla savaşmışlar farklı soruların altında.
Üç oğul kırılmış gitmiş güçler savaşında,
Çekilmişler sahnesinden kavganın.
İnsanoğlu nankör ya,
Unutulmuş adı kaybolup giden oğulların.
Tarih silmiş kaderin üç kardeşini
Kalmış geride sadece diş dişe olan ikisi
Birbirlerine can düşman kesilmişler
Yer gök utanmış bu hesaplaşmadan
Kavgalarını uslanmadan sürdürmüşler
Taş toprak yüz çevirmiş bu iki düşmandan
Toprağın yüzüne sarılan yüce dağ hiddetlenmiş
Öfkesiyle dile gelip bitirin bu savaşı diye kükremiş
Ey yüce dağ insan anlamaz senin dilinden
Yapmalısın öyleyse sen de ne ise gereken
Büyük felaketleri ardından sürükleyerek ortadan ikiye yarılan dağ
Düşmanların savurmuş birini bir, diğerini öbür yanına
İki kanlı kardeşin ıraklık sokmuş arasına
Ancak bu şekilde soğukluk girmiş araya
İki ayrı halk böylece kendine mesken edinmiş
Doğan iki dağın birini biri, birini diğeri yurt eylemiş
Bir çelişkinin iki oğluymuş işte, o halkların atası
Yüreklerde dolaşmış hep onların kanlı hatırası
Zamanla bu oğulların adı iyilik ve kötülük olarak anılmış
Evvel zamandan beri hangisi hangi yurdun atasıdır, bulunamamış
Neden dersen sen yolcu, basittir bu işi çözmesi
Kötülük için iyilik bir kötülüktür, iyilik için de mümkündür tersi
İşte böyle başlar anlatılan bu yazıtlarda
Gel zaman git zaman iki zıt halk türemiş toprağın sırtında
İki ayrı hükmü olan iki ayrı yurt
İki ayrı dumanı tüten iki ayrı dağ
Zaman bile eskimiş sonra..
Dağdır ki başında alaca dumandan bir tacı olan
Çelişkinin oğluna kadar dayanan bir hanedan
Dağdır ki başında akça dumandan tüller
Bir taht var etmemiş gelip geçen eller
Gün geçmiş iki yurt savaşın eşiğine gelmiş
Ak bulutlu dağa bir kumandan gerekirmiş
Soyu çelişkinin oğluna dayanan tek bir kişi varmış
Halk onu başına taht kurmaya zorlamış
İstemezmiş genç kral düzen böyle olsun
Savaş çıkacak diye prangalar vurulsun
Özgürlüğüne tutsak bir adamdır ilk kral
Barışı sağlayacak kurtulmak için krallık belasından
Kurnazlıkları yaradı söndü ateşi kavganın
Sonucu istediği gibi olmadı ama bu hesapların
Tacına esir etti barışı sağlayanı halk
Sarayına tutsak oldu genç kral, gidemedi bak
Kendine seçilen soylu eşi kraliçesi oldu
Krallığa varis gerekiyor diye bir oğul doğdu
Yaşı ilerledikçe genç kralın
Giderek yükü oldu daha kalın
Hükmün esareti geldi başına
Artık nefes almak bile güçtü ona
Sevdi ailesini kral hem de öyle çok
Ama kurtulacaktı krallıktan, başka yolu yok
Her şeyin sebebi şu kutlu barış mı dedi kendi kendine
Küçük hilelerle onu yok etmeye karar verdi böylece
Kimsenin dikkatini çekmeden kurdu tuzağı
Oyunlarını sıralarken göremedi uzağı
En keskin laflar uçuştu havada
Kelimelerin cenki gezdi ağızlarda
Cüreti kralın çıkarına yaramadı
Sıyrılayım dediği işin içine daha da battı
Akça dumanlı dağa destan oldu cesaret
Savaş yakındı artık işe yaramaz nedamet
Alaca dumanlı dağın kralı hiddetle doldu
Kadim zamanların hünerleri yardımına koştu
Korkulacak yetenekleri olan bir adamdı vesselam
Bundan sonrası ey yolcu geri dönülmez bir zaman..

Masalı anlatan adam bu anda gözlerini çocuklardan ayırıp, boşlukta sabit bir noktaya diker ve söyler;
“Çocuklar her masalın sonunun mutlu olması gerekmez. Çünkü hiçbir masal son bulduğu yerde bitmez. Bu masal da başı akça duvaklı dağın kralının barışı bozmasından sonra lanetlenmesiyle son buluyor, ama bitmiyor..”

Bir masal anlatmıştı böylece bir adam üç çocuğa.
Bir adam ve üç çocuk…
Adamın adı Kerem.

30 Haziran 2010 Çarşamba

19)

Caneriten’ de olmalıyım dedi kendine, ısıtıyorlardı içeriyi, bunalıyordu. Derken uyandı, yataktaydı; ama bunun da yine bir sanrı olduğunu düşünerek umutlanmak istemedi, yumuşak bir yatakta olduğuna kendini inandıran yanını susturmalıydı. Gözlerini açmaya korktu.

Sonra Dün ‘ ün sesini duydu. Anımsadı, gelmişlerdi onu almaya; Çilingir hâkim ile Dün gelmişti ve kurtarmıştılar onu Demir Dağı Zindanlarından. Uyanmış mıydı bu kâbustan, peki ne kadarı kâbustu gerçekten?

Caneriten gerçeğin veya kâbusun neresindeydi?

Odaya girmiş olan Dün’ e fark ettirmek istemedi uyandığını. Acıkmış olmasına rağmen ses vermedi çağrısına arkadaşının, uyuyormuş numarası yaptı. Kendiyle kalıp düşünmeye daha çok ihtiyacı vardı. Dün’ ün de bir şekilde burayla bağlantısı olduğunu çok çabuk kabullenmişti. Daha doğrusu artık kabullenişlerini değil de gerçekliği sorguluyordu, bunu yapmakta epey de geç kalmışlığının farkında olması cabasıydı. Pek çok rüyadan geçmişti. Uyanıp gözlerini farklı yerlerde farklı gerçeklikler içinde açmıştı, yadırgamamıştı. Ama bunların hepsi aslında ne kadar saçmaydı. Bu yer durmadan rüyaları gerçeğe karıştırırken yaşananın gerçeklik algısını kırıyordu. Belki de durum tamamen şizofreni sonucudur, bütün bunlar benim kafamın içindedir diye düşündü Remle: “Asıl gerçek yerine böyle olmayacak şeyleri görüp duruyorumdur belki…” Fakat o halde hasta bir akıl nasıl ayırtına varabiliyordu böyle bir ihtimalin? Üstelik yaşadığından emin olduğu şeyleri, kafasının içinde var ettiğini düşünmek bir meseleydi fakat kişi buna kendini nasıl inandırabilirdi, hem de olası hasta bir zihinle... Acaba hepsi uzun bir rüya olabilir mi? Bütün diğer rüyaları kapsayan çok uzun fakat nihayetinde ancak bir uyku kadar uzayabilmesi mümkün bir rüya... Farabi’ nin kelebeğini anımsadı, hep zihninde turuncu canlanan kelebeğin bir kanat çırpışı dalgalandı hayalinde. Hayatı düşündü Remle, çok mu farklıydı sanki günlük hayatın kabulleri? Sadece alışmak mıydı farklı ya da normal kılan bir şeyleri? Beynine format atabilmek mümkün olsaydı, bugüne kadar yaşadığı gerçekliklerin hangi birinin içinde, olduğu dünyayı sıradan ve olağan bulabilirdi ki? Ama yine de bunların hiçbiri mantıklı bir açıklamayı beraberinde getirmiyordu. Hem mantık nerede başlıyordu ve nerede bitiyordu? Kelebek etkisi denen şey mi bu? “Yoksa ben ölülerin arafında mıyım, bütün bu yaşananlar bitmiş bir hayatın izleri ve gölgeleri mi? Geçti mi hayatım geçen diğerleri gibi?”

Böyle bir anda gerçeğin ne öneminin olduğunu bulamadı Remle. Aklındaki hiçbir ihtimale de direniş göstermedi. Hepsi olabilirdi. Hatta bu ihtimallerden birinin olmasını belki tercih edebilirdi o anda. Fakat olmuyordu, daha doğrusu bilemiyordu. Ama bu herkes için böyledir, nerde yaşarsa yaşasın, neye alışmış olursa olsun nerden bilinebilirdi... Yarın başka bir gerçekliğe uyansak, kim kurtaracak bizi içine düştüğümüz gerçekten?

Remle Caneriten’ de yaşadığı acının gerçek olduğunu biliyordu, Ayaz’ı Gabye’nin evinde gördüğünde hissettiği öfkenin gerçek olduğunu biliyordu, Eflatun ile karşılaştığında duyduğu sinsi korkunun gerçekliğini biliyordu…
O halde ne yapmak gerekiyordu?

Masallara inanmak gerek bazen, masalların da size inanabilmesi için...

Bahar son günlerini yaşıyordu, yaza bırakmak üzereydi yerini. Nasıl bir yaz olacaktı bu böyle? Bu son yaz…

18)

Demir Dağı’ nda bir şeyler yanmaya başlamıştı.


Uzun süren kurak yazların ardından rüzgârın varlığı hissedilir olmuştu, bu çoğunun bunaldığı bitmez tükenmez bir mevsimin sonuna işaret ettiğinden hoş karşılanan bir durumdu. Başlayan hafif esintinin, yaklaşan fırtınanın ayak sesleri olabileceğini henüz düşünen kimse yoktu. Sadece bilindik eski söylentiler ve her zamankinden farklı olmayan kötü kehanetler hala TD sakinlerinin evlerinde konuşula gelen şeylerdi. Bu da alışılmışın dışında değildi. Oysa Demir Dağı’ nda yanmaya başlayan küçük kıvılcımı rüzgâr hareketlendirirken; cılız bir is, bulutları kendi rengine boyamaya başlamıştı.


Aparle Irmağı’nın kıyısında oturmuşlardı; bir yabancı ve arkadaşı. İkisinin de çetrefilli akıllarını yoran sorular ve cevaplar, ifadelerine yansımıştı. Konuşmak için aceleci davranmıyorlardı. Neden sonra Çılga zihninin sorularıyla cebelleşmeyi bırakıp, kendisinden daha dalgın görünen arkadaşına baktı. Bir yabancı, diye düşündü. Görünen ve gerçek birbirinden bazen ne kadar farklı olabiliyordu. Çılga henüz onunla arasındaki mesafeleri çözememiş olsa da zaman içinde en iyi dostu olacağını hissediyordu bu yabancının; ilk ve en iyi dostu…


Bazı arkadaşlıklar mahkûmiyettir ve ne kadar aksini iddia etmek istesek de hayatın başka seçenek bırakmadığı durumlar vardır. Yabancı yanındaki adamın kendisini nasıl tanıdığına hayret ediyordu, bu adamda da muhakkak bir başkalık olmalıydı. Çılga ona ismiyle seslendiğinde, kendi bile bilincinde değildi olup bitenin. Yabancı uzun mesafeleri kat edip, çok uzun yolları geride bırakarak geldiğinde öyle bir haldeydi ki, kendisi bile unutmuştu nerden geldiğini kim olduğunu ve nereye gittiğini. Fakat Çılga bilmişti. Sonra onu sakinleştirmiş ve savunmasız bir anında gerçek bir dostun olabileceği kadar iyileştirici davranmıştı. Oysa bazı hastalıklar iyileşmez.


Yabancı okyanustan, Çılga’ nın yardımı ile defteri çıkartabilmişti. Gerisi yabancının ellerine bırakılmalıydı. Defterde yazanlara bir anlam katabilecek tek kişi yabancıydı. Yabancının kendini bulmasında ona yardımcı olacak olansa Çılga…


Zamanın eski taşlar üzerindeki yazıları aşındırdığı ve aşındıracağı gibi, kişilerin üzerindeki isimleri de aşındırma kabiliyeti vardı. T.D.’ de isimler sabit durmazdı, tecrübenin; yaşananın kişiden eksilttikleri ve kişiye getirdikleriyle isimler de yeşerir, çiçek açar, meyve verir, olgunlaşır ve düşerdi.


Çılga eski taşların çağırdığı isimleri bir bir aklından geçirdi. Henüz eksik yanı vardı bildiklerinin, ve o çoğunlukla bildiği şeyleri kişilere sormayı tercih ederdi. Bekleyecekti. Eski taşların bilgisi geçmişi işaret ediyordu. Yarınlar, dünlerin yanılsamalarıdır. Aparle ırmağı akmaya devam ediyordu, ırmağın sesleri geçmişten bahsedecek olsa kim bilir nelere şahitliğini ele verecekti. Irmağın öz aldığı yerde soruların cevabı bir öz arıyordu. Yabancıların tekin olmadığı bir yerdir T.D. Ne yabancı tekindir, ne de başkaları yabancı için tekin.


Yabancı suyun içinde geniş zamanın gölgesini görür gibi oldu; bir yüz geçti akıp suyla. Sonra konuşmaya başladı yabancı;


- Kimler kapılmayacak nehirlerin akışına? Meyla olmak çok mu güzel çok mu fena? Sen Çılga, ellerin ve yüzün yaşlı benden, bense yaslıyım ve esasında yaşlıyım senden. Bir çağın yakındaki kapanışının ardından onlarca asır geçecek ve bekleyeceksin, kim bilir belki zaman beni tüketmiş olacak bu dışı genç içi yıpranmış bedenle, öyle mi? Şimdi bilmiyoruz. Elimizde bir defter ve kırık dökük taşların bize söyledikleri... Bir göz bebeğinden damlayan ateş tanesinden mi çıkacak herkesi dağlayacak cehennem? Geçmişe mi yükleyeceğiz geleceğin bütün kabahatini. Geçmiş bir ölmek.., ve ölmekse aşk…

Çılga, karşılık vermedi Rüzgar’a. Rüzgar haklıydı, bekleyecekti..

Ne diyordu eski taşlar;


“Bir hançer ucunda kanadık

İki ışık aldık üç damla ıslaktan

Gözün yaşıyla kavrulduk

Sonra rüzgârla savrulduk

Topraktık

Suya yandık

Ateş aldık zamandan

Bağrımız yandı

Taş olduk”

21 Aralık 2009 Pazartesi

17)

CANERİTEN

Yatağındaydı demek. Demek hepsi bir rüyaymış. Ne karmaşık rüyalardı bunlar ardı ardına. Nasıl bir bilinçaltıydı bu böyle? Boynu çok fena tutulmuştu. Tabi ya, yastığı yere düşmüştü işte. Acıyı gösteren kâbusların etkisi bedenini kaskatı hale getirmişti. Karabasan. Üstü açık kalmıştı. Bu yatağı da bir an evvel değiştirmeliydi. Yastığı almak için uzanmaya çalıştı, uyuşan kolunu çok zor hareketlendirdi. Zorlukla kıpırdanıyordu. Biraz gayret daha. Uzandı, kolu boşluğa sarkmadı. Uzanmaya çalıştı. Kolu boşluğa sarkmadı. Karabasan. Bu ne kadar sert bir yataktı. Karabasan. 
Gözlerini hırsla yumdu.

Neden! 

“İyilik öğreten çok, öğretme meraklısı çok. Hadi bakalım kötülüğü öğretin bana, öğrenmeye hazırım. Hadi!”

Hatırlamamak kelimesini aklıdan uzaklara yollamak istedi. Zihninde tekrar eden buydu; hatırlamamak. Hatırlamayacağım dedikçe en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Hatırlamamak kelimesinin kendisi hatırlamaktı. 
Evet, belki de bunu istiyorum dedi kendine; acımla beslenerek, kendimle hesaplaşarak, kendime sunduğum bir adak, kendimi kendime kurban edişim: hatırlamak!

Zaman geri gelmişti!

İki gün öncesinde Caneriten’ deydi. Kustu; kusmuğa bulandı. Ekşi bir kokuyla sıcakta bekletilmiş ceset kokusu birbirine karıştı. Kendi pisliğine karışmıştı. Sıcak bir su döküldü tepesinden aşağı, haşlandığını hissetti. Hemen ardından da buz gibi bir su. Midesindeki tiksindiği küflenmiş ekmek ve bulanık su da dışarıdaydı artık. Yerden toplayıp yememek için uzun süre direnmişti. Süre? Sahi ya… Uzun bir zamandan sonra ilk kez yıkanmış oluyordu bu su sayesinde. Belli belirsiz gülümsedi. Bu gülümsemenin yersizliği ince iğne uçları şeklinde beyninin hücrelerine battı. Bu Caneriten sahi eritiyor muydu içeride kalan her şeyi?

Zaman kaybolmuştu o zaman!

Caneriten’ e ne zaman girdiğini ayırt etmesi mümkün değildi. Gün yahut gece kavramını anlayabilecek bir imkân yoktu. İçeride olduğu ilk anla birlikte ruhu sıkıldı. Hâlbuki canlı ve neşeli renkler hâkimdi bir metrekarelik alanı çevreleyen duvarlara. Kapı nasılsa yok olmuştu. Duvarlarsa tavanı bilinmeyen bir sonsuza doğru akan; canlı ve neşeli renklerle doluydu: sanki dalga geçermiş gibi hayat dolu soyut renklerle… Tavan görünmezdeydi. Tavanı aramak yer çekiminin otoritesini sarsarcasına dipsiz bir kuyuya bakmak gibiydi. İşin aslı Caneriten’ de olmak dipsiz bir kuyunun dibinde kalmışlık demekti. Çıkış yoktu. 

Orada olduğu ilk an çok uzun bir bilinmezle baş başa kalmıştı. Hiçbir şey yoktu, fakat kalp atışlarının gittikçe hızlandığını hissediyordu. Duvarlar sanki üstüne devrilecekmiş gibi bunalmaya başlıyordu insan. Bekleyişin çilesini doldurmaya çalışırken içerisi sanki gittikçe ısınıyordu. Nedense gittikçe nefes almak da daha güç hale geliyordu. “İçerideki havayı çekiyor olmalılar muhakkak, beni burada havasız bırakacaklar” diye düşündü. Boğulacak mıydı bu çılgın renklerin arasında? Sonra birden aklına tuhaf bir fikir geldi; “Acaba bütün bunları kendim uyduruyor olabilir miyim, bu yoksa sadece bir psikolojik işkence mi?”

Ama peki ya bu nefes darlığı, üstelik burnuna gelen kısıtlı hava da çürümüş bir ölüm kokuyordu. Gittikçe azalıyordu. Sonunda leş gibi bir kokuyla dolu olan hava da bitti. Solumaya çalışıyordu deli gibi, kendini zorluyordu. Ciğerleri sanki patlayacaktı. Can çekişiyordu resmen, demek böyle ölecekti. Dayanılmaz bir şeydi bu.. Her yer yangın yeri gibi sıcak ve havasızken yerde kıvranıyordu son gücünü tüketmek pahasına. O anda birden hava verildi odaya. Bu havanın kaynağı veya çıkışı neresiydi? Görmek mümkün değildi. 

İçeriye verilen hava buz gibiydi, bir anda ateş gibi kızgın havasızlıktan dondurucu bir havaya geçiş yapmıştı. Beni pastörize ediyorlar galiba diye düşündü. Üşümeye başlamıştı, hem de çok. İyice büzüştü. Aklımın mikropları ölüyor dedi kendi kendine: “kendimin mikropları, mikrop olan yanım, hastalığım ölüyor.” Hangisinin daha iyi olduğunu ayırt etmeye çalıştı. Issız bir çöl mü, sonsuz bir deniz mi? Derisi duvarlara yapışıyordu. Aniden aydınlığı sağlayan kaynağı belirsiz ışık da yok oldu. Kör olmuş olabileceğini düşünmedi değil. Işık dışında her şey normale dönmüştü sanki. Fakat bu bekleyiş de beterdi. En azından beni karanlıkla korkutamazlar diye rahatlamaya çalıştı içini. Işıksızlık bitmek tükenmek bilmiyordu fakat bir türlü. Ne kadar öylece kaldığını bilemedi. Bu bekleyiş ani ve göz alan bir ışık patlamasıyla son buldu. Beyninde şimşekler çakıyordu ışıkla. Kör olmadıysa bile bu ışıkların gözlerini bozacağı muhakkaktı. Renklerin hepsi iç içeydi artık. Kulakları çınlıyordu, fakat bu da içeride neredeyse var olduğundan emin olduğu bir ses gibiydi. Sanki bir tiz ses, bir böceğe yapılan işkence gibi. 

Şekilsizleşen vücudunun pes etmesinden korktu birden. Öfkeyle karışık bir duyguydu bu. Ya pes ettikten sonra ne olurdu? Hiç konuşmamıştı, suskunluğunu canı gibi korumuştu. Ama içinde bambaşka birisinin uyandığını hissediyordu. Bedenden geriye ne kalıyordu ki, bu nasıl bir akıldı? Kendine bir başka düşkün! Düşkünlük… Gurur ve kibir damarlarının içine civa gibi ağır ve kayagan doluyordu sanki. Bambaşka hisleri keşfediyordu acının eşiğini aşarken. 

Ne kadar süre Caneriten’ de kaldığını bilmiyordu. Fakat iki gün önce en son Caneriten’ de gülümsediğini anımsıyordu, uzun zamandan sonra ilk kez yıkanmışlığın verdiği yersiz hisle. Bu iki günü Demir Dağı zindanlarına geldiğinden beri ilk kez gördüğü güneş sayesinde sayabilmişti, fakat ondan da emin değildi. Hala ne kadarının kâbus olduğunu çözememişti. Caneriten’ den öncesi de vardı. Demir Dağı sınırlarında yakalanışı, Demir Dağı denilen dağın içine kurulmuş zindanlara girişi, tanımadığı kişiler tarafından bilmediği şeyler hakkında yargılanışı, ışık görmeyen hücrelerde is ve yanık azot kokusunun içinde cehennemi görüşü, ardından Caneriten.

Sonra geldiler…  

16)

Kimse onun konuşabilirliğini bilmedi uzun zaman, bebekken bile konuşmamıştı çünkü. İnsanlarla iletişime geçmek için en ufak bir çaba bile harcamamıştı. Daha küçük bir çocuk olduğu zamanlarda bile, tavrında anlaşılmaz bir rıza gösteriş vardı. Hiçbir ihtiyacını dile getirecek bir eylemde bulunmamıştı. Önüne konulursa yemiş, konmazsa beklemişti. Fakat dış dünyaya tamamen kayıtsız olmadığını, kendisine yönelik çağrı ve isteklere karşılık vererek göstermişti; bunu aklının da yerinde olduğunu kanıtlarcasına yapmıştı. Zekâsal bir problemi olmadığı öğrenme ve kavrayıştaki kolaylığından anlaşılıyordu zaten. Bunun yanı sıra doktorlar onun konuşmasına fiziksel bir engel bulunmadığını tespit etmiştiler. Verdiği tepkilerle ilgisiz de olsa etrafında olup bitenleri anladığını ispatlayan Kerem yine de suskunluğunu uzun zamanlar koruyacaktı. 

Onun halinden sorulan Onasırlık, “sırrın sahibi sırrını açık etmedikçe kim nasıl bilsin işin doğrusunu” demişti onun hakkında. Böyle söylerken bile, bu çocuğun gözlerinde kimsenin görmediği bir şeyi gördüğünü hissediyordu. Öyle ki bu çocuğun gözlerinin içinde acı vardı, kederle boğulmuş gibiydi susmasını bilmeyen gözleri. Bu bakışların konuşkan efkârı, tavrındaki sakinlikle de katmerleşerek pek çoklarına bir tek şeyi işaret edecekti ki o da anne ve babasını henüz doğumunun kırkıncı gününde kaybetmiş bir çocuğun trajedisi olacaktı. Geçirdikleri trafik kazasından kurtulan mucize bir kazazede olarak hayata başlamış olması, Kerem’ in suskunluğunun ve hallerinin travmatik nedeni olarak kabul edilmişti. Fakat Onasırlık diğerleri gibi, onun gözlerinde gördüğünü sandığı şeyin nedeni olarak bu kazayı görmüyordu. Kazanın sonucuydu belki olanlar fakat kaza bir neden değildi ona göre.

Kerem ailenin en genç bireyi olarak, ziyadesiyle bir ilginin odağında büyümüştü. Kendisinden bir büyük olan kuzeni ile arasında on yedi yaş vardı. Kendisinden küçük kimse yoktu ve olabilecek gibi de değildi. Çünkü kendisi ve kuzeni dışında aile bireylerinin tamamı oldukça yaşlı kimselerden oluşuyordu. Onasırlık’ ın da bir evlat gibi sevdiği bu çocuk, büyüdükçe farklı olan tabiatının yanı sıra insanlardan da kaçar bir hale geliyordu. Okuma bildiğinden saatlerce odalara kapanıp okuyor, kimse ile en ufak bir temasta bulunmuyordu. Çoğu zaman sadece Onasırlık’ ın yanına gelmesine izin veriyor, fakat onunla da en ufak göz kontağı bile kurmuyordu. Bakışlarını kaçırışından olsa gerek, bir şey sakladığı yahut bir şeyden korktuğu gibi şüphelere kapılansa sadece Onasırlık oluyordu. 

Yıllarca dışarı çıkmadı Kerem. Gittikçe soluklaşan teni gün ışığına hasret gidiyordu. Senelerce odalarda saklandı ve kendini kitaplara verdi. Sonra bir gün kendini kilitlediği odadan çıktı, anahtarlarını elinden tereddütsüz bıraktı. Duyanlar anahtarın yere düşüşündeki tok sesi uzun müddet unutamayacaktı, çünkü bu yankı değişimin ilk elçisiydi. Çok uzun zamandır ailenin geleceği ve Kerem hakkında endişede olan büyükler, o unutulmaz günün gelişinden umudu kesmiş gibiydiler. Kerem o günden sonra bakışlarını kaçırmadı. Bir daha da odalara kapanmadı. Aksine dışarıdan içeriye sığmaz oldu. Yine konuşmuyordu, fakat halindeki tekinsizlik ve bakışlarındaki keskinlik korku veriyordu. Gözlerine çöreklenen ızdırap olduğu yerdeydi, fakat kişileri dehşete düşüren bundan ziyade, başka bir şeydi. Kimse onunla uzun müddet göz göze gelemiyordu, çünkü bunu deneyenler büyük bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusuyla kıvranmaya başlıyorlardı. Bu bakışlardaki rahatsız edicilik, kişiyi kendi öz muhasebesine sevk ediyor sonra kişi kendi vicdanı, acıları ve çıkmazlarıyla yüzleşiyor, yoğun bir öz korku ve çaresizlikte bocalıyordu. Bu rahatsız ediciliğin temelinde yatan sanki öylesine karanlık bir büyü, öylesine acımasız bir lanetti ki, yüz yüze geldiği herkesi tereddütsüz bir kasırgaymışçasına süpürüp geçiyor, mutsuzlukların dipsiz kasvetli sandığını kurcalıyor ve bakanları buhranlara uğratıp ağlamaya itiyordu. Onasırlık ilk kez bu bakışlarla yüzleştiğinde her şeyi anlamıştı; yıllarca gördüğünü sandığı şeyi ilk kez bu kadar net görmüştü, sonrasındaysa bir daha asla onunla göz göze gelememişti. Çünkü sırrın sahibi sırrını açık etmişti...

Evin temellerinin cenazelerle sarsıldığı günlerdi. Kerem yetişkin bir adam olurken artık halinde çocukluğundaki uysal tavrından eser yoktu. Eve doğru dürüst uğramıyor, bazen haftalarca kimsenin bilmediği yerlerden dönmüyordu. Evin büyükleri birer birer gözlerini hayata kapatıyordu. Gözlerinde geleceğin yok oluşunun izlerini taşıyarak ölüyordu bu bedenler. Bu bir yıkılıştı. 
Beklenmedik bir olay olana kadar. 

Kerem bir gün, uzun uzadıya dönmediği kayboluşlarından eve döndü. Yanında Lisan vardı. Çoğu kişinin inanamadığı bir mucizeydi Lisan. O geldikten sonra Kerem bir daha gitmedi. Kimse Kerem’ in onu nereden bulup getirdiğini bilemedi. Lisan da hiç konuşmuyordu Kerem gibi. Yine de aralarında fark edilir bir ayrım vardı ki o da Lisan’ ın daha yabani oluşu, dışarıdan gelen her tür veriye tepkisiz kalışıydı. Onun geldiği yer hakkında herkes ayrı bir şey söyledi, ancak gerçek hiçbir zaman net bir şekilde dillenmedi. 

Aşkın pek çok yüzü vardır. Lisan ile Kerem için de bu böyleydi. Birbiri ile hiç konuşmayan, el ele kol kola hiç görülmemiş olan bu iki insan, göz göze bile gelmeden uzaktan seviyordu, üstelik böyle yakınken. Onların aşkı yüz yüze gelmek değil sırt sırta vermekti daha çok. Onlarınki aşkın uzak yüzüydü, fakat uzağın da yakıcı bir yakınlığı vardır. Nadir bakıştıkları saniyelerde, birbirlerinin gözlerinden ne çok şeyi okuyabildiklerini bilen yoktu elbette, onların dünyasının dışında bunu keşfedebilmek zordu ne de olsa. Fakat birbirlerine bakarken ağladıklarında, anlaşılıyordu ki ağlamayı birlikte keşfediyorlar. 

Bir bebekleri olduğunda bu T.D’ de büyük yankı uyandırdı. O hoyrat Lisan’ ın tastamam bir annelik içgüdüsü ile davranıyor oluşu da şaşkınlık sebebi oldu. Görünen oydu ki, annesi de babası da bebeğin üstüne titriyordu. Evde yeni bir canlı gözlerini hayata açmış büyürken, bir yandan evde ömrünü tüketenler hayatı terk etmeye devam ediyordu. Bebeğin sütten kesildiği gün evdeki son büyük de gözlerini kapatmıştı. İşte aynı gün Kerem ve Lisan da bir daha geri dönmemek üzere evi terk etti. Bu şaşırtıcı gidişin yankıları uzun zaman dillerde dolaştı. Hâlbuki Kerem bir daha dönmeyeceklerini belli etmiş, geride bıraktıkları bebeklerini çocuk sahibi olamayacak olan kuzenine emanet etmişti.

Lisan’ ın sesini kimse bilmedi. Kerem ise hayatında sadece iki defa konuştu. Üstelik de konuşmasından umudun kesildiği anlarda oldu ikisi de. İlkinde, bir gün yanında Lisan ile çıkıp geldiğinde Onasırlık’ a konuştu. “Lisan, benim eşimdir.” oldu hayatındaki ilk cümlesi. Ondan sonra herkes tekrar konuşsun diye boşuna bekledi. Üç yıl sonra ikinci kez konuştuğunda gidiyordu ve bu sefer Gabye ile konuştu; “kızım kızındır.”

 

29 Eylül 2009 Salı

15)

Demir Dağı’nda bir fırtına; is kokuyordu havada…

Hayat hep oyunu bozmasaydı bu, 
oyun olmazdı. 

Kan, beyninde alev alev yanıyordu. Şakağında şahlanmış damarı, bütün bedeninde yankılanıyordu. Hızlanabildiği kadarı yetmiyordu Remle’ ye. Daha…, daha fazlası olmalı diyordu. Öyle bir hız ki, düşüncenin, nefesin ve yaşamanın önüne geçebilsin. 

Sabaha kadar uyuyamamıştı sinirden, dönüp durmuştu. Hiçbir şey anlamını bulamıyordu. Geçen gece, nasıl bir geceydi? 

Kandırmaca! 

İliklerine kadar işleyen bir kaçıp gitme arzusu. Fakat nereye? 

Kapıyı açtığında karşısında gördüğü yüz, Remle’ nin bütün varlığını yutup, onu her yerden silmişti sanki. Nereye gidebilirdi ki bu halde?

Boratay daha da hızlandı. Evden çıkmadan önce, tanınmamak için sarındığı siyah örtüler dışında hiçbir şey almamıştı yanına. Fakat aklına aldığı pek çok yükün ağırlığından bir türlü kurtulamıyordu.

Ayaz’ ın ne işi vardı burada? Nasıl karşısında öyle rahat oturabilmişti, çok da olağanmış gibi. Peki ya halası, Çilingir Hâkim, Onasırlık? Onlar da en başından beri dâhildi bu oyuna. Herkesin bildiği gerçekler vardı. Anlaşılan her şeyin dışında kalan bir tek kendisiydi. Bunca zamandır, kandırılan oyalanan hep kendisi olmuştu demek. Aldatılmışlığın yakıcı hissini duyuyordu içinde. Yangının bu kadarını söndürmek mümkün müydü? 

Bu evdeki ilk gününde, bir gündüz düşünde, her şeye rağmen Ayaz’ ı seçmemişti. Her seferinde onu seçmiyor olmak, T.D’ yi seçiyor olmak demek olmuştu. Peki ya şimdi?
Ayraç Düz’ de hızla ilerlerken kızıl atlıyı gördü Remle. İçindeki bütün öfkenin, birden ona kaydığını hissetti. Sanki en başından beri bütün olanların sebebi oydu. Onu o gün görmemiş olsaydı, bir sonraki treni yakalamayı düşünecekti belki. Onu görmese, kendini görmeyecekti bir rüyanın içinde. Niçin uyanmıştı? Niçin uyumaktaydı?

Peşine takıldı kızıl atlının. Daha öncesinden kapanmamış bir hesapları vardı ne de olsa. Bu bir takibin devamı olduğu için, yadırgamadı yaptığı şeyi. En başında, onu ilk gördüğü gün yakalasaydı, belki de vakıf olacaktı pek çok soru işaretinin ilmine. Kendi peşine takılmıştı sonra oysa. 

Bu seferse farklı olacağa benziyordu. Kızıl atlı da fark etmişti takip edildiğini. Bu takip, kazanan ve kaybeden için çok şeye bedel olacakmışçasına; tutkuyla hız sarhoşu eden bir yarıştı.

Gel bakalım Remle, takip et beni…
Yaşayacaksın, acıdan kaçış yok…
Göreceksin, öğrenmeden seçemezsin…
Maskelerle cesaret olmaz!
Yüzleşmeyi bilmeden, bu karanlıkta gerçeği seçemezsin…
Kızıl atlı mesafeyi daha da açmıştı. Remle bir hırsla daha da hızlandı. Aklını daha fazla yoruyordu bu, ruhunu paçavraya çevirirken her bir soru; Neden o kadar zaman içinde, Çilingir Hâkim’ in başka bir adının olabileceğini düşünmemişti? 

“Öyle ya, ikisi de meslek adı olan bir isim ne kadar olasıdır? Ama burada ne şaşırtabilir ki insanı? Ayaz? Ayhan amca, hani Ayaz’ ın şu her daim bahsettiği, hani kendisiyle müteşerif olmanın bir türlü mümkün olamadığı devamlı seyahat halindeki denizci? Demek Ayhan Amca, kendini bildi bileli hep burada yaşamış olan Çilingir Hâkim’ den başkası değilmiş? Yalanlar, yalanlar, kuyruklu yalanlar mı dinledim onca yıl? Doğru nedir böyle yalanların arasında? Neden benden saklandı olanca şey? Kim karar verdi buna? Benim tercih hakkım neydi, bu olanlar arasında? Dahası ne kadar? ”  

Bir taraftan kızıl atlıyı kovalarken, diğer taraftan Ayaz’ dan kaçıyordu Remle. Ayraç Düz’ de av ile avcının ne zaman yer değiştireceği belli olmazdı fakat. İki ülkeyi ayıran sınırların, nerede başlayıp nerede bittiğinin gözle görülür işaretlerinin olmadığı gibi.

Aklında beliren soru yağmurunun içerisinde, zihnine şimşek gibi düşen; “neden Ayaz’ dan kaçıyorsun?” sorusuyla uzun kovalamaca kesintiye uğradı. Kaçmayı kendine yakıştıramamış olmanın verdiği kendine yeniklik duygusunun yanı sıra, gerçekten bu sorunun cevabını aramaya ittiği düşünceleri sayesinde, hızını kaybedip şaşkın bir duraklayışa geçmişti. Duruşunda, kendi içine çevirdiği dikkati, odağından anlık kaymıştı. Bir an sonrasında tekrar odağına geri dönmeyi denediğindeyse, kızıl atlının menzilinde görünür olmayışının şaşkınlığını bastıran bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalmıştı. 

Demir Dağı sınırlarına girmişti.