“Bir masal anlatmıştı bize birisi, ama önce bu masala inanmaya hazır olup olmadığımızı sormuştu…”
Böyle bir anı kalmıştı Remle’ nin hafızasında, hayal meyal anımsadığı fakat hayatının ilk anılarından sayılabilecek nitelikte bir anıydı. Bölük pörçük sahneler beliriyordu zihninde. Henüz okula başlamamıştı… Kendisinin dışında iki çocuk daha vardı; bir kız ve bir erkek. Onların da yanında yetişkin birileri vardı, onları getiren. Kendisini halası getirmişti, zaten sık gelirlerdi o parka. Fakat bu iki çocuğu parkta ilk defa görüyordu. Çocuklarla gelenler, halasıyla bir banka oturmuş hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlardı. Bir şekilde çocuklarla oynamaya başladığını anımsıyordu, birlikte kumdan bir şehir yapmaya çalışıyorlardı sanki. Kumla olmayacağını anlayıp çakıl taşı aramaya başladıklarında, halasının ve diğerlerinin konuştuğu banktan uzaklaşıp parkın diğer ucuna gitmişlerdi. Orda pejmürde görünümlü bir adam gelmişti yanlarına, onlarla konuşmaya başlamıştı. Remle yabancılarla konuşulmayacağı, özellikle böyle dilenciye benzer kişilerin yanına hiç yaklaşmayacağı konusunda sıkı sıkıya tembihlendiği için uzaklaşmak istemişti. Fakat diğer kız, o yabancı değil ki ben onu tanıyorum diyerek ona engel olmuştu. Sonra o adam onlara bir masal anlatmıştı.
Çocukların çoğu masalları sever. Büyüklerin çoğu masallardan sıkılır. Bir büyük adam üç küçük çocuğa, inanmaya hazırlarsa eğer bir masal anlatacaktır.
“Bir zamanlar ülkenin birinde.., yok, yok ikisinde
taban tabana zıt iki halk yaşarmış.
Aslında her şey tek olanın bölünmesiyle başlarmış.
Çok eski zamanlarda bir yüce dağ,
tepesindeki ak ve alaca salkım bulutlarıyla
şahit olmuş bir gürültülü savaşa.
Bir çelişkinin beş oğlu yayılmışlar toprağa.
Öncesiyle sonrasıyla savaşmışlar farklı soruların altında.
Üç oğul kırılmış gitmiş güçler savaşında,
Çekilmişler sahnesinden kavganın.
İnsanoğlu nankör ya,
Unutulmuş adı kaybolup giden oğulların.
Tarih silmiş kaderin üç kardeşini
Kalmış geride sadece diş dişe olan ikisi
Birbirlerine can düşman kesilmişler
Yer gök utanmış bu hesaplaşmadan
Kavgalarını uslanmadan sürdürmüşler
Taş toprak yüz çevirmiş bu iki düşmandan
Toprağın yüzüne sarılan yüce dağ hiddetlenmiş
Öfkesiyle dile gelip bitirin bu savaşı diye kükremiş
Ey yüce dağ insan anlamaz senin dilinden
Yapmalısın öyleyse sen de ne ise gereken
Büyük felaketleri ardından sürükleyerek ortadan ikiye yarılan dağ
Düşmanların savurmuş birini bir, diğerini öbür yanına
İki kanlı kardeşin ıraklık sokmuş arasına
Ancak bu şekilde soğukluk girmiş araya
İki ayrı halk böylece kendine mesken edinmiş
Doğan iki dağın birini biri, birini diğeri yurt eylemiş
Bir çelişkinin iki oğluymuş işte, o halkların atası
Yüreklerde dolaşmış hep onların kanlı hatırası
Zamanla bu oğulların adı iyilik ve kötülük olarak anılmış
Evvel zamandan beri hangisi hangi yurdun atasıdır, bulunamamış
Neden dersen sen yolcu, basittir bu işi çözmesi
Kötülük için iyilik bir kötülüktür, iyilik için de mümkündür tersi
İşte böyle başlar anlatılan bu yazıtlarda
Gel zaman git zaman iki zıt halk türemiş toprağın sırtında
İki ayrı hükmü olan iki ayrı yurt
İki ayrı dumanı tüten iki ayrı dağ
Zaman bile eskimiş sonra..
Dağdır ki başında alaca dumandan bir tacı olan
Çelişkinin oğluna kadar dayanan bir hanedan
Dağdır ki başında akça dumandan tüller
Bir taht var etmemiş gelip geçen eller
Gün geçmiş iki yurt savaşın eşiğine gelmiş
Ak bulutlu dağa bir kumandan gerekirmiş
Soyu çelişkinin oğluna dayanan tek bir kişi varmış
Halk onu başına taht kurmaya zorlamış
İstemezmiş genç kral düzen böyle olsun
Savaş çıkacak diye prangalar vurulsun
Özgürlüğüne tutsak bir adamdır ilk kral
Barışı sağlayacak kurtulmak için krallık belasından
Kurnazlıkları yaradı söndü ateşi kavganın
Sonucu istediği gibi olmadı ama bu hesapların
Tacına esir etti barışı sağlayanı halk
Sarayına tutsak oldu genç kral, gidemedi bak
Kendine seçilen soylu eşi kraliçesi oldu
Krallığa varis gerekiyor diye bir oğul doğdu
Yaşı ilerledikçe genç kralın
Giderek yükü oldu daha kalın
Hükmün esareti geldi başına
Artık nefes almak bile güçtü ona
Sevdi ailesini kral hem de öyle çok
Ama kurtulacaktı krallıktan, başka yolu yok
Her şeyin sebebi şu kutlu barış mı dedi kendi kendine
Küçük hilelerle onu yok etmeye karar verdi böylece
Kimsenin dikkatini çekmeden kurdu tuzağı
Oyunlarını sıralarken göremedi uzağı
En keskin laflar uçuştu havada
Kelimelerin cenki gezdi ağızlarda
Cüreti kralın çıkarına yaramadı
Sıyrılayım dediği işin içine daha da battı
Akça dumanlı dağa destan oldu cesaret
Savaş yakındı artık işe yaramaz nedamet
Alaca dumanlı dağın kralı hiddetle doldu
Kadim zamanların hünerleri yardımına koştu
Korkulacak yetenekleri olan bir adamdı vesselam
Bundan sonrası ey yolcu geri dönülmez bir zaman..
Masalı anlatan adam bu anda gözlerini çocuklardan ayırıp, boşlukta sabit bir noktaya diker ve söyler;
“Çocuklar her masalın sonunun mutlu olması gerekmez. Çünkü hiçbir masal son bulduğu yerde bitmez. Bu masal da başı akça duvaklı dağın kralının barışı bozmasından sonra lanetlenmesiyle son buluyor, ama bitmiyor..”
Bir masal anlatmıştı böylece bir adam üç çocuğa.
Bir adam ve üç çocuk…
Adamın adı Kerem.
5 Ağustos 2010 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder