.. “İnsanlar geçmişe ait değillerdir, geçmiş insanlara aittir. Geleceğe mi yükleyeceğiz geçmişin bütün kefaretini?” dediği yazar eski taşlarda genç kralın.
En gösterişli binaların görkemli şekilde yerini aldığı tepeden, yani şehrin kalbinden, bir adam gölgelerin arasında iniyordu gecenin kör bir vaktinde. Hızla, yokuş aşağı sokaklarda ilerliyordu. Halinde bir başkalık vardı, fakat sokaktaki kimse gölgeler içinde kalmış bu adamın yüzünden kimin nesi; kimin kimsesi olduğunu okuyamıyordu. O yılın en karanlık gecesi bu değildi elbet, fakat daha karanlık bir günün gelip kapıya dayanacağı güne kadar bu sıfatı üstlenecek olan gece buydu.
Eğim azalırken, geniş ve güzel taşlarla döşenmiş yollardan eğri büğrü ve dar yollara geçmesi, şehrin bambaşka bölgelerine doğru yol almaya devam eden gölgeler içindeki adamın, artık bir yabancı olduğu anlamına geliyordu. Yabancı, şehrin kirli ve döküntü evlerinin olduğu tekinsiz sokaklarda yürürken, şehrin değişen çehresine kayıtsızdı. Ürkütücü bir hal alan izbe yerlerden geçerken, alışık olmadığı bir başka şehir gibi görünen bu yerden korkacağına; bu yerler ondan korkuyor gibiydi. Geçtiği yerler daha da koyu bir karanlığa; bir sis perdesine bürünüyordu sanki. Uzun müddet daha geldiği yere dönmeyecekti yabancı. Aslında kendi terki gibi görünse de esasında bir sürgünden başka bir şey değildi.
Bir lanet yanında aynasıyla gezer diye bir söz vardır T.D.’de.
O karanlık gecede şehrin kalbindeki en güzel ev acı bir çığlıkla yankılanmıştı. Bir doğum çığlığıydı bu, bir ölüm çığlığıydı. Gece ölü doğanların gecesiydi. Şehrin en saygın kadını, yatağında kanlar içinde bir daha kalkmamak üzere yatıyordu. Bir bıçak kadının göğsünde saplı, sırada neler olacağını bekliyordu nesnelerin sonsuz sabrıyla. Karanlık bahçede sadık bir hizmetkar, yaşamı göremeden tüketmiş ölü bir bebeğin cesedini, bir daha bulunmamak üzere; kendiyle aynı kaderi paylaşan ölü kardeşlerinin yanına gömüyordu. Ve şehir henüz olan bitenden bihaber, yeni bir günün sıradan telaşlarını ve vaatlerini bekliyordu.
Ertesi gün şehre uğursuz bir sis gibi çöreklenecek ve uzun bir süre de gündemden kalkmayacak olan haber, kimsenin yağma etmeye cüret gösteremeyeceği en tepedeki evin bütün sahipleri tarafından terk edildiği olacaktır.. Uzun bir süre boyunca kimsenin bir iğnesini bile yerinden kıpırdatmaya cesaret edemeyeceği bu yer, perili hayaletli diye atfedilen evlerin kaderinde olduğu gibi bakımsız ve vahşi görünümlü bir hal alırken şehir o gece yaşanmış olanların dedikodularıyla çalkalanmaya devam edecekti.
Gerçekleşenin daha önce ortada dolaşan söylentileri doğularcasına bir cinayet olduğunda hemfikir olacaktı şehrin çoğunluğu. Zaten bu cinayetten önce de genç kralın lanetinin sokaklarda bir gölge gibi dolaştığına dair fısıltılar yükseliyordu şehirde ölen her bebekle birlikte. Bu eski efsaneye göre ölü doğanların sebebi, genç kral diye anılan öfkeli ve kanlı hayaletin yeni doğanlara yaşam kapısından geçiş izni vermemesiydi. Hayaletin ancak yeni doğanların nefesini çalarak bu dünyada bu kadar uzun zamandır kalmayı başarabildiği söylenirdi. Bu efsanenin esas hedefinin tepedeki ev olduğu konusunda da sabitti fikirler. Orda asırlardır bir bebek çığlığı duyulmamıştı. Evin sahiplerinin defalarca ölü çocukları olmuştu ve sonunda zifiri karanlık gecede ölü bir kadın, yaşamamış bir bebek ve kayıplara karışmış bir adamla bu hikaye içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Bu esrarlı cinayetin ardındaki sis perdesini aralamak güçtü. Kadını kim öldürmüştü? Bir düşmanı mı yoksa kocası mı? Şayet eğer kocasıysa, bunu neden yapmıştı? Adamın eşini sevdiğini, hatta hayatta değer verdiği önemsediği nadir şeylerden olduğunu bilirdi herkes. Fakat böyle bir kimsenin elbette sevgisi de sorgulanabilirdi. Onun sevgisinin başkalarının sevgisine benzemediğini ve acımasızlığının sevgiden daha güçlü bir duygu olarak ruhunu ele geçirdiğini söylemek adil bir yorum olurdu doğrusu. Pekala kendine bir evlat veremeyen eşinden sadece kurtulmak amacıyla duygusuzca bu cinayeti işlemiş olabilirdi, tabi bunun yanı sıra yine aynı sebeple fakat gözünü karartan bir sinir krizi sonucu da olay meydana gelmiş olabilirdi. Yine de onu tanıyan çoğunluk; soğukkanlılığını bildiğinden bir cinnete ihtimal vermiyordu. Bu eğer onun işlediği bir cinayetse ruhsuzca işlenmiş olmalıydı. Bu katlin, geçmişteki bir hesabı kapatmak amacıyla yapıldığı da söylenenler arasındaydı. Bir ailenin dağılmasına karşılık, bir diğer ailenin dağılması hesabı belki de sıfırlayacaktı. Dişe diş, kısasa kısas. İşte bu sebeple bile öldürmüş olabilirdi sevgili karısını acımasızca. Adaletin başka bir adalet olduğu bir ülkeydi burası ne de olsa. Sonuçta şehrin sakinlerinin kafası cinayet konusunda her ne kadar karışık olsa da, yaşananlara bir lanetin sebep olduğu sonucunda zihinler gayet netti. Bir lanetti çarptığı her taştan seken kurşun gibi, bir o tarafa bir bu tarafa isabet eden. Bir lanetti paralel aynalar arasında sonsuza dek yansımaya devam eden bir ışın gibi gidip gelen.
Demir Dağının yaşlı hükümdarı, bir mirasın parçaları gibi varislerin zamanda yerlerini alacaklarını söylemiştir.
Çıplak gökyüzünün gölgesinde gecelerini söndürdü..
Katillerin, kaçakların, uğursuzların, belasını bulmuşların, lanetlilerin arasında dolaştı durdu Eflatun. Gecenin Ormanı’ nın bütün kuytularını ezberledi. Öte Diyarlara da gitti. Hep gölgelerin içindeydi. Onu gören, görse bile tanıyan olmadı. Kayıplara karıştığından beri mecnuna döndüğü; bir dilenci, bir düşkün gibi yaşadığına yönelik söylenceler ağızlarda dolaştı. Demir Şehri insanları inandı ki; gölgelerin arasında Genç Kralın hayaletini arıyordur, diyetini ödediği için, hayaleti geldiği cehenneme geri göndereceği karşılaşmayı bekliyordur.
Eflatun bir arayış içindeydi, olgunlaşmasını sağlayacak bir yolun ve iç sorularına cevaplar bulacağı bir izin peşinde sürüklendiğini biliyordu, tarihin bir sürgünü olduğunu bildiği gibi. Her şeyden vazgeçmişti, her şeye sahip olmak için. Onun kafasının içindeki tilkilerin hinliklerini hesaplamak kahinlerin ve akıl okuyucuların bile beceremediği bir şeydi. Söylenenlerin hepsini biliyor ve umursamıyordu… Umursadığı tek şey aradığını bulmaktı. Birikiyordu Eflatun, daha da koyulaşıyordu ilmi ve keskinliği hünerlerinin. Kapkaranlık bir geceden daha da karanlık olmadan geçemeyeceğini biliyordu bu zifiri tüneli. Aylar geçti. Zaman ve mekan önemini kaybetti. Sonra bir gün Gecenin Ormanı’nda yaşlı bir acuzeye rastladı. Olmayacak olan oldu ve fark edildi. Bunu bir işaret olarak kabul edip yaşlı cadının çağrısına kulak verdi. Kadın ona fal bakmak istiyordu. Eflatun bunun ne kadar da gülünç bir istek olduğunu düşündü, fakat tepkisini soğuk bakışlarla kadını süzmekten başka bir şekilde göstermedi. Bunun ne evet ne de hayır anlamına geleceğini ikisi de çok iyi biliyordu. Çirkin cadı kırık ve kirli bir cam parçasını çıkarıp önüne koydu. Küflenmiş bir ağaca yaslanıp oturmuştu kadın, neredeyse ölecek kadar yaşlanmıştı. Üstü başı çamur ve yosun içindeydi, paçavralara sarınmıştı. Bu görüntü Eflatun’ u tiksindirmişti. Bu korkunç mahluktan nasıl bir işaret alabileceğini görmek istemese, daha fazla beklemeye tahammül göstermeyecekti. Bu güne kadar gördüğü düşkünler içinde en beteri belki bu kadın değildi fakat en fazla görünüşünden nefret ettiği bu olmuştu nedense. Bunun tahammülünü sınayan bir sınav olduğuna kanaat getirdi sonunda Eflatun. Kadın aynasının üstüne iyice eğilmiş, bir şeyler konuşuyordu anlaşılmaz bir dilde. Eflatun biraz daha yaklaşıp aynayı görebilecek şekilde durduğunda, aynada bir bebeğin gülümseyip konuştuğunu fark etti. Yaşlı acuze Eflatun’ un bebeği fark ettiğini anlayıp başını aynadan kaldırdı, eğri büğrü çürük dişlerini ortaya çıkaran korkunç bir kahkaha attı. “Soylu kraliçe buna sahip olamadığı için kendini öldürdü” diye defalarca tekrar ederek korkunç kahkahalar ve çığlıklarla bir şarkı söylemeye başladı. İsterik kahkahaları ansızın kesildi. Eflatun’ a ismiyle seslenerek kendinden emin bir şekilde buyurdu ve aynayı göstererek sordu;
“Eflatun! Bunu istiyor musun?”
Eflatun başını evet dercesine hafif bir şekilde eğdi. Kadın eliyle yaklaşmasını ve aynaya daha yakından bakmasını işaret etti. Eflatun aynaya baktığında kendi yansısını gördü, fakat olduğundan daha farklı görünüyordu. Üstü başı kir içinde, olduğundan yaşlı ve çirkin görünen yansısı garip bir şekilde karşısındaki acuzeyi andırıyordu.
“Senin bir varise, ülkeninse bir kraliçeye ihtiyacı var. Benim ihtiyacım olansa güzel bir taç. Senin sandığının aksine, aynada da gördüğün gibi biz birbirimize çok benziyoruz…”
Eflatun aynadaki kendine tekrar bakıp, görünen yansısıyla alakası olmayan pürüzsüz çehresini okşadı. Sonra cadıya bakıp buz gibi bir kahkaha attı;
“Pekala yaşlı cadı, dediğin gibi olsun. Beni gölgelerden çıkardın, ismimle beni çağırdın, buralardan olmadığını anlamalıydım. Lanetimin aynasını kıracaksın fakat boynuma başka bir lanetin aynasını takacaksın. Yine de kabul. Yalnız bu yaşlı bedenle bana aynadaki bebeği veremezsen, nasıl güçlü bir büyücü olursan ol gazabım seni bulur. Ve ister peri ol ister şeytan; benim affım yoktur.”
Eflatun, aradığını artık bulduğunu biliyordu. Fakat bu kadar aşağılık gördüğü şu karşısındaki mahlukla nasıl birlikte olacağını düşünmek istemiyordu.
Demir Dağı’nın tepesindeki perili ev gibi görünmeye başlamış olan sarayda sessiz ve karanlık bir törenle evlilik gerçekleşti. Yeni kraliçe, kendi adetlerine göre evleneceklerini açıkladığı için hiçbir hazırlığın yapılmamasını buyurmuştu. Daha çok bir ayini andıran bu karanlık törenle kral ile kraliçe birbirlerine bağlandı. Görenler ve bilenler dedi ki; bu yılın en karanlık gecesidir. Gelin ve damat sadece o gece birlikte oldular, bu Eflatun’un evlilik şartıydı. Cadı için bu kadarı yeterliydi, aynı zamanda kendisinin de lanetinin aynası olan cam tuzla buz oldu. Eflatun’ un bilmediği, cadının neden kraliçe olmayı bu kadar istediğiydi. Kraliçe Yosun hamileliği süresince, bir yılan gibi derisini döktü ve ölü bedeninden arınarak gün be gün gençleşti. Bebeğini kucağına aldığında Demir Dağı’nın gelmiş geçmiş en güzel kraliçesiydi ve bundan sonra da en ufak bir çizik, yaşlılık, yara görmeden bedeni ömrünü sürdürecekti.
Eflatun, bir varisten daha fazla isteyebileceği hiçbir şeyin olmadığını düşünürken yanıldığını fark ettikçe aklının ve ruhunun isteklerinin yakıcılığı içinde kıvranacaktı. Fakat yapısı ve mantığı bu hislerini ele vermesine kati suretle engeldi, asırlardır yerinde duran kadim kayalıkların sabrı ve serinkanlılığıyla susuyordu içini kemiren tutkularının karşısında. Sahip olamayacağını bildiği kraliçesini artık bir varisten bile daha fazla istiyordu. Bunun bir kara büyü olmasından şüphelense de ilk başta, bu düşüncesinde tamamen hissi davrandığını fark edecek kadar kara büyüler konusunda uzmandı. Hem zaten onun kanını etkisi altına alabilecek bir büyü ancak, üstünlerden bir kurban kullanılarak yapabilirdi ki şu an böyle bir profile sahip kurban yoktu. Eflatun’u lanetlemenin bir diğer yolu ise, kendi iradesiyle sonucunu kabul ettiği takdirde üstünde olan laneti çözmekle mümkün olabilirdi. Yani kırılan bir lanetin yerine yenisini koymak gerekirdi, lanet yok olana kadar. Cadı’nın tek bir lanet hakkı vardı bu yüzden, ki onu da ilk başta bir eza değil bir ödül olarak kabullenmişti Eflatun. Ona dokunamayacak olmakla lanetlemişti Eflatun’u cadı kraliçe evlendikten sonraki sabahta ve sabret aşkım diyerek gülmüştü arsızca; “ Bundan daha karanlık bir gece geldiğinde seni bu lanetten azat edeceğim. Çünkü o zaman yükleneceğin lanetten seni ben bile çözemeyeceğim..”
Eflatun varisini kucağına aldığında, ona göz bebeği anlamına gelen Dinemis ismini koydu.
8 Ağustos 2010 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder