28 Temmuz 2009 Salı

10)

Onasırlık, mor bir keseden çıkardığı mor otları bir an tereddüt ettikten sonra, sönmeye yüz tutmuş, tekrar eski rengini almış olan kızıl alevlere savurdu. Ateş otların rengine bürünerek harlandı. 

Remle ağaçların arasında kafası ve duyguları karışmış bir şekilde ilerlerken, gecenin çıkmaz karanlığının içinde uçuşan küçük mor ışıltıları fark etti. Bu tuhaf renklerine rağmen bunların ateş böceği olduğunu anladığında, hızla hareket eden bu canlılara Boratay’ ın yetişmesi ne kadar güç görünse de takibe başlamıştı bile. 
Üç ışığın peşinde hızla ilerlerken, kafasındaki düşünceler de dağılmış, bu oyuna kendini kaptırmıştı. Yakalayabilme umudunu kaybettiği bir anda ateşböceklerinin uzakta bir yerde durduğunu gördü. Yetişebilirdi artık. Tam yaklaşmışken üç ışık tek vücut olup hızla göğe yükseldi ve çok kısa bir anda göğe varıp yıldız olduğu yükseklikten, aynı hızla yere düştü. Düşerken, Remle bu yıldızın, çarpışmanın etkisiyle parça parça olacağını, bir patlamayla atomlarına ayrılacağını düşündü. Ateşböceklerinin her birinin tam zemine çarpacakken fren yapıp, ayrı yönlere ormanın içine dağılabileceğini tahmin edememişti. Böyle olunca ne yapacağını şaşırmış bir halde, ışıkların bu oyununa düşmekten sıkıntılı etrafına bakındı. Ağaçlar arasında bir küçük açıklığa gelmişti yine. Ağaçların arasından bir hışırtı duyduğunu sandı. Bakışlarını sesin geldiği yöne çevirerek yabani bir hayvanla yüzleşmeyi beklerken, birisinin ağaçların arasından çıktığını gördü. Yeterince öne çıkmadığından, yüzü gölgeler arasında net seçilemeyen bir adamdı bu ve kıpırtısız duruyordu. 
Remle tedirgin oldu, içinde uyuştuğunu sandığı bütün hisler geri dönmüştü sanki. Birden üşüyüverdi. Bir korku gelip tehlikeli ve sinsi bir yılan gibi çöreklenmişti içine. Çünkü böylesi bir korku ile cesareti ayıran kıldan ince köprüydü. Ve bu ipte cambazlık yapmak dengeleri değiştirebilirdi. Boratay’ı ilerletmeye çabaladıysa da sonuç vermedi. Atından indi. Bir an o da öyle hareketsiz bekledi. Beklemenin cesaret vereceği yerde korkusunu güçlendirdiğini anladığı andaysa ilerlemeye karar verdi ve bir adım attı. 
Ay beyaz ve parlaktı. Gecenin içinden bakınca buzdan bir ışık gibi soğuk görünüyordu. Remle’nin üşümesi tatlı bir serinlemeye dönüşmüştü. Her yanı uyuşmuştu ve hareketleri yavaşlamıştı sanki. Belki de durmuştu. Hala yürüyor olması mümkün müydü? 
Esasında ilk adımla birlikte durmuştu fakat bedeni ile şuuru arasındaki ilişki kopmuş gibiydi. Remle damarlarında donuyormuşçasına, buz tutuyormuşçasına bir karıncalanma hissetti. Gözleri ve dudakları morarmıştı. Farkına varmadan attığı bir adımla uçurumlardan yuvarlanmıştı. Her şey bir anda dağıldı. Mantığı sorgulanabilir bir gerçeklikle, flu bir düş çukuru arasında gidip geliyordu. 
Boşlukta ıslak bir kayma hissederek, kulaklarında yoğun bir uğultuyla düşüyordu. Yerçekimine kapılmıştı. Yerin dibine doğru çekiliyordu sanki. Bu boşluğun içinde hareket eden ayna kırıkları vardı. Kendisini seçmeye çalışıyordu fakat işin tuhaf yanı hiçbir aynada kendisiyle yüzleşemiyordu. Suretler… Tanımadığı bir sürü çehre ile göz göze gelerek devam ediyordu yol almaya. Bu ne kadar sürecekti böyle. Aşağılara bakmaya çabaladı. Ahşap çerçevesiyle kocaman bir boy aynası duruyordu aşağıda. Sonunda aynaya ulaştı, çarpmanın vereceği zarardan kendini sakınmaya çalışırken ayna onu akışkan bir maddeymişçesine yuttu. Bir yere düşmüştü. Hiçbir şeysiz bir yer. Bir çöl gibi… Işık değişiyordu, rüzgâr değişiyordu, güneş değişiyordu, iklim saniyelerle sınırlı bu deneyim içinde bir an bile sabit kalmıyordu. Uzaklarda bir bank gördü Remle, arkası dönük bir adam oturuyordu o bankta. Nedenini bilmeksizin adamla yüzleşmek istemedi, hatta kaçmak isteği yoğun bir biçimde her bir zerresini kaplamıştı. Gözlerini sıkıca yumdu, afallamıştı, bir adım geriye attı.  
O adımla dipsiz kuyulara düştü. Ruhu düşmeden havada asılı kalmıştı, bedeniyse bir anafora kapılmışçasına dönerek aşağılara; daha da aşağılara çekiliyordu. Başı dönüyordu. İçi boşaldı, nefesi tutuldu. Eklemleri, refleksleri, bütün vücudu; bütün tepkileri tepkisiz kaldı. İleriye bir adım atıp düşmekten daha da beterdi geriye düşmek. Gözlerini açmak geldi bir anda aklına. Ayağı yere değdi. Düşmedi. Ayak bilekleri acıdı. Ruhu, sonra yukarıdan gelip yerine oturdu hızla. Yine ormandaydı, Boratay’ ın yanında. Hiçbir şey değişmemişti, gölgedeki adam duruyordu. Zaman maddenin bütün hallerine giriyordu demek. Her zaman akışkan olmuyordu, katı hali de mevcuttu.
Aslında doğru ya da yanlış diye bir şeyin olmadığını keşfetti o anda. Kendi susarken içinde bir isyancı ses çığlık çığlığa koşuyordu; “Doğru ya da yanlış yok, var olan gerçeklerdir. Var olmayı da soyutlaştıran budur zaten. İnsanlar aynı gerçeği görüp, aynı gerçeği yaşadığını; düşündüğünü; bildiğini sandığı anlarda bile, ancak kendi gerçeklerini yaşayabilirler. İnsanlar “biz” olabilmekten uzak canlılar. Her birimiz için biz demek ben demektir içten içe ve sinsice. Yaşamaksa biz olmaya dair bir umuttur.”
Yüzü gölgelerin içinde olan adam, bir adım atarak yüzünü karanlıktan kurtardı. Ayın ışığına karışan ateş böceklerinin ışığı ile adam tepeden tırnağa eflatun bir renge bürünmüştü. Her yanından eflatun renkli paçavralar sarkan bu pejmürde görünümlü soluk tenli adam ile Remle göz göze gelmeye tahammül edemedi. Bakışlarını kaçırdı. İçi karmakarışık bir sürü duyguyla dolmuştu; öfke, korku, cesaret, isyan, acımasızlık, güç, acizlik… 
--Kim olduğumu sormayacak mısın?
Remle susuyordu.
--Kim olduğumla yüzleşmek seni korkutuyor mu yoksa Remle? Hatırlamıyor musun; yoksa hatırlamaktan mı kaçıyorsun? 
Remle adamın sözlerinden sakınamadı. Zihni boşaldı. 
Onasırlık doruktaki ateşten olanları izliyordu. Yılların getirdiği soğukkanlılık, uzun zamandır ilk kez yaşlı adamın bedenini terk ediyordu. Eflatun tehlikeliydi. Ateşin içindeki görüntüden, onun gökyüzünde bir noktaya odaklandığını fark etti. Onasırlık’ ın, alevlerin içinden kendine bakan Eflatun’ la göz göze geldiği andı bu. Eflatun asil bir şekilde başını eğerek karşısındakini selamladı. O da bakışlarıyla ona karşılık verdi. Artık işin çığırından çıkacağını anlamıştı ikisi de. Onasırlık’ ın olmasından korktuğu şey olmuş, Eflatun onu fark etmişti.
Remle adama bakıyordu, adamsa yukarıya bakarak konuşuyordu. Ne konuştuğunu duyamıyordu ama Onasırlık gayet iyi duyuyordu; çünkü Eflatun ona sesleniyordu.
--Okyanusun Hakimi; eski dostum, sakın hata mı yaptım diye kendini sınamaya kalkışma. Her ne kadar benim en başından her şeyi anlayacağımı bilememek hata da olsa, senin de bildiğin gibi bazı şeylerin önüne geçilemez.
Eflatun ciğerine doldurduğu tüm havayı yukarıya doğru üfledi.
Onasırlık ateşe “ hayır!” hükmünü verdi. İşe yaramadı. Eflatun’ un ağzından çıkan ve genleşerek hareket eden havayı ateşin içinde gördü. Ateşin dumanıyla da karışan hava bir sis oluşturdu, görüntüyü engelledi. Bir uğursuzluk gibi, hacmini arttıran duman, ateşin içinde dönüyordu. Sonunda alevlerin dış sınırına kadar gelen duman etrafındaki ateşten duvarı kırarak doğdu. Sönen ateşle özgür kalan mor bulut, dağılarak havaya karıştı. Duman, yükselirken yangın yerine eflatun külleri serpti.
Remle’ nin, adamın havaya doğru anlamsız yere konuşmasından ve üflemesinden başka hiç bir şeyi gördüğü yoktu.
Adam, yüzünü tekrar ona döndüğünde, onun menekşe rengi gözlerinin içinde tanıdık bir karanlığı seçti.  
--Bende bir emanetin kalmıştı en son.
Eflatun sağ elini açtı, sol elinin serçe parmağıyla sağ elinin avucuna bir çember çizdi. Remle yerinden neden kıpırdayamadığını anlamıyordu. Neden kaçmıyordu ki. Kaçmak bir dürtüdür sadece. İnsan kaçmanın işe yaramayacağını bilse de o dürtüye uyar korktuğunda. Yine de kaçmayı istemiyordu, üstelik kaçmaya çabalamanın işe yaramayacağının farkında da değildi. 
Eflatun sağ kolunu, önünde bir yarım çember çizecek şekilde hareket ettirirken; sağ eliyle nazikçe havadan görünmeyen bir şeyi topluyor gibiydi. Eliyle havadan yakaladığı ve yumruğunun içinde sıkıca tuttuğu görünmeyen şeyi, hafifçe öne eğilerek Remle’ ye doğru üfledi. Dudaklarından çıkan ve hafif bir yele dönüşen nefesle elinin içindeki simsiyah toz, Remle’ ye doğru havalandı. Toz havada yol alırken, büyüyen ve artan zerrelerin siyah cam kırıkları olduğu gözle seçildi; 
--Al emanetini; Geçmişin!
Cam kırıkları hedefe ulaşırken, hedef hiç bir şey anlamayan boş gözlerle bakıyor ve yerinden kıpırdama dürtüsüne; kaçma dürtüsüne varamıyordu. Cam kırıkları göğsüne doldu ve derisi sanki bir hayalmişçesine, somut değilmişçesine tüm kırıkları emdi. İçine sızdıktan sonra kırıkların içinden geçeceği hissine kapılan Remle, ardına baktığında bütün kırıkları vücudunun hapsettiğini anladı. Eliyle derisini yokladı. Hiçbir fark yoktu. Ama içinde kırıklar sanki bir şeyleri kanatmaya başlamıştı. İçine sızan kanı ve acıyı hissediyordu çünkü. Boğazında bir şeyler düğümlendi. Ölümden korkuyordu. Ağzında kan tadı vardı.  
Remle kendi karanlık sisinden çıktığında Eflatun’ u göremedi. Ormandan çıkmak istiyordu artık. Boratay koşuyordu çılgınca. 
Remle, Eflatun’ un sesini duydu. Ses arkasından ya da ormanın içinden veyahut herhangi bir yerden gelmiyordu. Sesi duyan kulakları da değildi. Eflatun, ona onun içinden sesleniyordu. Duyduğu sesin kendi içinden geldiğini fark ettiğinde, bunu yadırgamadı. Normalde korkmalıydı ama korkmuyordu işte. Manasız bir vurdumduymazlık gelmişti üstüne. Eflatun’ un sesi, iç odalarında yankılanıyordu.
“Kaçıyor musun? Kaç Remle, ama bir gün kendi ayağınla geleceksin. Geçmişten kaçılmaz çünkü.”
Onasırlık’ ın ateşi kendiliğinden küllerinin üstünden tekrar parladı. 
Kanarcasına kırmızıydı, ağlarcasına berraktı. 
Remle ve Boratay’ ı gördü. Dönüyorlardı.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

9)

Onasırlık doruktaki mağaranın sırtında bir ateş yaktı. Üstüne etekleri yerleri süpüren gece mavisi kadife bir kaftan geçirmişti. Beline kemer niyetine, kendirden kalın bir urgan bağlamıştı. Bu kemerden sarkan iplere bağlı, renkli kadife keseler vardı. Koyu yeşil bir keseyi açtı, içinden avucuna döktüğü aynı renkli otları ateşe savurdu.  
Konuştu;
--Git öyleyse.
Ateş harlandı ve koyu yeşil bir renge büründü. 

Dalgalanan siyah örtülerin arasında kayboldu Remle, rüzgârla yarışıyordu. Kayalık bir uçurumla son bulan ova, yarım kalan bir hevesti. Sis yaklaşıyordu. Dumandan korunmuş ormandan geliyordu çağırı.  
Ormanın içinde ilerlerken ağaçlar sıklaştıkça gece de aynı oranda arttı.
Ağaçların seyreldiği bir yer görünüyordu ileride. Oraya ulaştığında bulduğu küçük bir göl oldu; yeşil bir göl. Ay göğün yüzünde dolun bekliyor ve bu kısıtlı açıklıktaki göl arazisini, karanlıktan uzaklaştırıp renklendiriyordu. Soluk fakat yeşil bir ışık yayılmıştı gölün sırtına, belki ağaçların marifetiydi belki gölün kendi tabiatı. Fakat esrarengiz bir aydınlanıştı bu. 
--Gel bana.
 Bir kadın sesi, tiz yankılandı. Sesin sahibi gölün karşısındaki ağaç gölgelerinin arasından sıyrılarak çıktı. Taşlaşmış fakat parlaklığını yitirmemiş iki balıktan oluşan bir taç takmış bu kadın, sırılsıklamdı ve her yerinden yosunlar sarkıyordu. Ağır kadife kıyafetleri, saçları ve gözleriyle bu kadının yeşilin en koyusundan nasibini almayan tek yanı, uzun saçlarının arasındaki incilerin beyaz parlaklığıydı. Hatta Remle bunun ışıktan kaynaklandığını düşünmese, kadının soluk tenine bile çok hafif bir gölgeymişçesine bu rengin nüfuz ettiğine inanacaktı. Ürkütücü görüntüsüne rağmen güzel ve çekici olan bu kadından korkmak aklının ucundan bile geçmedi. Bu kadına dikkatle bakarken onda tanıdık bir şeyler buluyormuş gibi bir his hâkimdi içinde. Kadın yineledi;
--Gel bana.
Remle bu içe işleyen, derin çağrının kendisine olup olmadığı konusunda, her ne kadar birbirlerinin bakışlarına kilitlenmiş olsalar da şüphe duydu. O sırada bu şüpheyi, çağrıya cevap verircesine gölün içinden aynı anda yükselmeye başlayan üç kız güçlendirdi. Saçları yosundan ve çıplak tenleri kadınınki gibi soluk renkte olan bu kızlar, bellerine kadar suyun yüzeyine çıktıklarında incecik sesleriyle anlaşılmaz bir dilde, bir arya söylemeye başladılar. 
Bu melodide de bir çağrı vardı sanki, fakat Remle bunu hiçbir şekilde üstüne alınmadı. Şarkı bittiğinde uzaklardan uçarak gelen üç beyaz güvercin, kızların ellerine kondu. Gölün karşısındaki kadın çağrıyı yineledi. Remle dikkatini tekrar, kendine bakan kadına yöneltti böylece. Göl kızlarının ilk çağrıya niçin yanıt vermemiş olduklarını anlar gibi oldu, bu kadın onu çağırıyordu. Sesini kadına ulaştırmak için bağırmaya çalıştığında sesinin kısılmış olduğunu fark etti. Tekrar denedi, fakat kendisinin bile zor duyduğu, acıyla boğazını yırtmaya çalışarak tırmanan soruyu, kadına duyuramaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu anlayarak pes etti. Fakat kadın tuhaf bir şekilde güldü ve soruyu duymuşçasına yanıtladı;
--Ben Kraliçe Yosun’ um.
Göl kızları ellerindeki beyaz güvercinlerin tek hamleyle boyunlarını kopartıp, dudaklarıyla kanlarını emmeye başladılar. Kanlı dişlerini gösteren korkunç bir gülümsemeyle tekrar arya söylemeye başladıklarında Remle, oradan uzaklaşmak istedi.
Dörtnala ağaçların arasında ilerlerken, Remle bu vahşet karşısında dehşete kapılmamış, hatta kanı donmuşçasına hiçbir duygu hissetmemiş olmasına anlam vermeye çalışıyordu. Sadece uzaklaşmak istemişti, duygusuzca. Kraliçe Yosun’ un bu kadar tanıdık gelmesi, daha fazla ürkütücü gelmişti ona.

23 Temmuz 2009 Perşembe

8)

Onasırlık’ ın on asırlık olmadığı zamanlardı. O zamanlarda onu başka isimlerle bilirdi bilenler. Bu isimlerden burada bahsetmeyeceğim. İlk arkadaşı Rüzgâr’dır. Arkadaş edinmek için oldukça geç bir yaşta onunla tanıştı Onasırlık, fakat onu bekliyordu. Tek bekleyen o da değildi üstelik.

--Kendini kaptırdığın şey mutsuzluk değil kendi esintin olsun. Es!, senin zamanın hürriyet. Geçmişi bilmemek şanstır bazen. Geçmişi bilmemek mükâfattır kimi zaman.

Adı Rüzgâr’ dı. Zamanı aşıp da gelmişti. Yüzlerce yılın ötesinden. Zamandı her şeyi unutturan ve hatırlamıyordu geçmişini; bilmiyordu nerden geldiğini. Bekleniyordu yalnız. 
Onu beklerken onun hikâyesinin yalnızca bir kısmını biliyordu Onasırlık. Bildiği hikâyenin yeri ve zamanıydı sadece. Bildiği; geldiği yerin vardığı yerle aynı olduğuydu. Zamandı değişen, zamandı aşındıran ya da tortu bırakan. Ve bazıları ona da inanmazdı. 
Uzun ve hedefin bilinmediği yolculuklar mutlu ve mutsuz kılar. Rüzgâr’ ın nasibine ilk zamanlarda düşen mutsuzluktu; yanında umutsuzluğu getiren bir mutsuzluk.

--Beni neden bekliyordun? Bir isimden ibaretim sadece. Buraya geldiğimde, kendimi rüzgârın bir parçası olmuş gibi hissediyordum, o kadar kendimden varlığımdan uzak ve bihaberdim, ben rüzgârım dedim. Adım böylece Rüzgâr oldu. Beni, bilmeden, nasıl bekleyebilirsin? Beni 
neden bekliyordun? Hakkımda ne biliyorsun ki?

Bir zamanlar...
Kendinden kaçtı bir zamanlar....
O sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu....
Rüzgâr okyanustan defteri çıkarınca, daha iyi hissetmeye başlamıştı. Daha iyi ile daha kötü arasında hep bir yol vardır. Rüzgâr hep aynı yöne vurmaz çünkü. Bir o yana bir bu yana eser. Ama o sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu ve dokunuşu eskiyi hatırlatıyordu; eskiyi ve kaçışların boşuna olduğunu… Ölümün coğrafyasını bilmiyordu ama ölüm dışında bağlı kaldığı topraktan kaçış yoktu. Ve bir küçük oda büyüklüğündeki hayattan kaçış, saklambaç oynamaktan başka bir şey değildi ölmedikçe. Öldükçe mi? Onu asla bilemeyeceğiz. Çünkü yaşayan insanlar asla ölmezler. Ölenler hep ölmüş insanlardır. 
Poyraz’ ı hemen tanıdı. Unuttuğunu unuttu. Ondan sonra da hatırlamak lazımdı. Çünkü poyraz o sabah sert esiyordu, deli esiyordu. Acıları anlatıyordu. Poyraz’ ın annesinin ölümüydü sebep. Sebebe sebep olmaksa azaptı. Rüzgâr onu sevmişti… 
Poyraz zamanın içinden gelmişti sonunda. 
Artık her şey netti. Büyük acılar yıkar ve inşa eder. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler!
Güneşin Okyanusuna bir aciz kayıkla açıldığında, fırtına ve azgın dalgalar bile yıldıramamıştı cesaretini. Çünkü cesaret anlık çılgınlıklardan başka bir şey değildi. Rüzgâr fırtınadan korkmadı. Fırtınalar rüzgârların çocuklarıydı. Devrilmeden nasılsa ilerledi. Rüzgâr suya daldıktan sonra, ardından dalga kırdı küçük kayığını. Bu yolun dönüşü olmadığını dalgalar da biliyordu. Rüzgâr suya dalarsa ne olurdu?
Artık oğul Poyraz vardı. Söylenmiş sözler ve yaşanmış saatler vardı. 
Geçmiş gelecekten daha saklıydı. Geçmiş gelecekten daha fazla yoktu. Bir geçmişin var olup olmadığını bilemeyeceğiz. Çünkü geçmiş rüyalara çok benzer, sonunda elinizde bir düşünce ve bir parça histen başka bir şey kalmaz. Çünkü geçmiş filmlere, kitaplara, masallara çok benzer. 
Birçok şeyi hatırlamak da vardı yaşananlarda ki bazıları bunların yazılanlar olduğunu da söyler. Yine de zamanın nasıl bir oyun oynadığını çözememişlerdi. Yalnız yakında gelecek beklenen işareti verecekti. Onasırlık biliyordu;

--Sırlar çok. Sırlar başkalarına değil, kendine.

Rüzgar da biliyordu;

--Doğru

Kaçmaya çalışıyorum, doğru
Yaram daha beter oldu
Doğru
Çünkü artık bahane yoktu
Yazılanların hepsi doğruydu

22 Temmuz 2009 Çarşamba

7)

Onasırlık evden çıkmak için kapıyı kullanmadı. 
Zeminden tahta bir kapak kaldırdı. Remle bu kapağın farkına bile varmamıştı. Merdivenler iniyordu kapağın açtığı yeni kapıdan ve karanlıktı evin bodrumu. Onasırlık atı gösterdi.
Daha önce ata bindiğini hatırlamıyordu. Sadece hatırlamam gerek, dedi içinden Remle.
At koşarak tünele daldı. Duvarları kayalık, uzun eski bir tünel, fakat havalandırması ve aydınlatması olan bir tünel. Odasındaki klimayı hatırladı. Sonra odadaki klimaya tezat eski moda eşyaları ve bir mağarada yaşamaya başladığını. Günlerce uyku; tıpkı zamanı durdurmak gibi… 
Boratay. İri, asi, asil ve gece gibi, sahibi ile arasındaki ilişkinin asla efendi sahip ilişkisi olamayacağı; attan ziyade yılkı.
Tünelden çıktıklarında güneşin genç ışıklarıyla birlikte bir kaynağın doğduğu yer; ırmağın rahmi. Remle atından inip yüzünü yıkadı kaynakta, sonra ne yapacağını bilmeden karşısındaki ovaya göz gezdirdi. Nereye gideceğini kestirmeye çalıştı. 
Uçsuz görünen ovada, uzaklarda serapmış gibi kırmızı bir dalgalanma gördü. 
Yoksa bu, diye fısldadı; “evet kızıl atlı, ondan almam gereken cevaplar var!”.  
Nerede olduğunu bile bilmeden günlerini geçirdiği bu yerde, ne işi olduğunu bilmiyordu, tıpkı niçin beklediğini bilmediği gibi. Sadece bekliyordu; bir işaret. Bu beklediği işaretti sanki. Sabretmeyi öğrenmişti Onasırlık’ ın yanındayken. Bu sonuçta bir tercihti. 
Peşine düştü kırmızı noktanın. At kendisi gidiyordu, Remle’ nin düşüncelerini anlıyormuşçasına, kontrolsüz. Gittikçe hızlanarak devam eden ve uzun sürecek takip sırasında Remle, Boratay’ ın kimyasını daha iyi çözecek ve atla düşünsel bir bağ kurduğunu daha iyi ayrımsayacaktı. Kurulan bu bağın, aralarında içgüdüsel bir köprü oluşturduğunu ve ortak hedefe kilitlenmeyi sağladığını hissetti. Dörtnala koşarlarken rüzgâr da sanki aynı yönde eserek yardım ediyordu onlara fakat bu kızıl atlıya da yardım etmesi demekti. Terlemişti. Arayı iyice kapatmıştı ki at birden yavaşladı. Oysaki yetişebilirlerdi. At burnunu başka yöne çevirdi ve kızıl atlı uzaklaşıyordu işte. At yine koşmaya başlamıştı bile. Remle, Boratay ile arasındaki bağın koptuğunu anladı, ama nasıl olduğuna anlam veremedi. Yüzünü yeni menziline çevirince, ovanın ortasında öylece duran birini gördü. Kız mıydı erkek miydi seçemedi uzaktan. Kızıl atlıyı kaçırmasına sebep olana büyük bir öfke duydu o anda. Geçirdiği öfke patlaması yüzünden Onasırlık’ ın “ kimseye görünme” uyarılarını da umursamıyordu işte. Karşı karşıya geldiğinde atından inmekte tereddüt etti. Ama indi yine de ve gözlerine baktı karşısındakinin. Karşısındakinin de ona söyleyecek bir sözü olduğunu düşündü. Aynı anda konuştu ikisi de.
-Hatırla.
Gözlerini yumdu, açtı. Karşısındaki rüya parçası sürekli kendini tekrar eden bir zaman dilimine geri dönmüştü. O ise hala ovadaydı ve yalnızdı.
Atına binip, düzlükte koşturmaya başladı. Uzaklardaki tepelerin arasında hareket eden siyah dumanı, ona uzak fakat paralel bir doğruda, paralel doğruların kesişmeyeceğini bildiği halde takip ediyordu. Yol bitip de Boratay’ın nalları kayalık uçurumdan birkaç küçük taş düşürdüğünde; son tren siyah dumanıyla birlikte uzaklaşmaya devam ediyordu.  Uçurumdan aşağıya kelimeler yuvarlandı;
--Güle güle Ayaz...

17 Temmuz 2009 Cuma

6)

Onun hakkında fikir edinmek için her hareketini dikkatle takip etmeye başladı. Onasırlık yaşlıydı fakat çok çevikti. Pek de zorlanıyor gibi değildi çalışırken. Terlemişti ama yorulmamıştı besbelli. Karışmış, kirli gri, dalgalı saçları ve sakalı vardı, irili ufaklı tellerin en uzunları ancak omuz hizasına geliyordu, yani çok da uzun sayılmazdı saçı sakalı. Gençken çok yakışıklı olduğu yüz hatlarından aşikârdı. Kıyafetleri bir çiftçininkileri andırıyordu. Kollarını kıvırdığı kareli gömleği, üstünde el örgüsü süveteri ve kumaş pantolonu; hepsi de lacivert tonlardan nasibini almış. Gömleğinin tek yaka düğmesi açık duruyordu ve elinde yaşlıların yürürken dayanak olarak kullandığı bastonlardan taşıyordu. Kızıla çalan ve iyice cilalanmış bastonu sırf sevdiğinden taşıyordu belli ki. Çünkü yürürken ona dayanmıyordu ve onu elinde çok rahat ve hafif taşıyordu. Ve ona dair bir ayrıntı daha; Onasırlık’ ın okyanus lacivert gözleri. Meyla, yani alışmaya başladığı ve nedenini sorgulamadığı yeni ismiyle Remle, mavi gözlerden hiç hoşlanmazdı. Fakat Onasırlık’ ın lacivert gözleri, ömründe eşini görmediği bir güzelliğe sahipti.Bu Remle ’nin hayatı boyunca sevip sevebileceği ilk ve son mavi gözlerdi herhalde. Fakat bu işteki sırrı çözmüştü Remle, onun gözlerinde yıllanmışlık vardı. Gerçekten de Onasırlık’ ın gözleri, bakışlarına ömrünün her mevsimi okyanusun renginden bir kat eklenerek bu güzelliğe erişmişti. Doğduğunda açık mavi bir göl rengi olan gözleri dört bin mevsimin sonunda bu rengi almıştı. O gözler geçmişi görmüş ve sırla dolmuştu. Okyanus sırlanmış olduğundan, derine kavuştuğundan güzeldi. Remle’ nin aklını asıl meşgul eden ona nasıl güvendiğiydi; “Neden güveniyorum sana?”
Bu kadar sürenin ardından böyle bir soru sorması da tuhaf kaçmıyor değildi aslında ya, yine de Onasırlık yadırgamadan olağan bir ses tonuyla yanıtladı; “Ben güvenilir biriyim.” 
--Bu yeterli mi?
--Güvenmek için elbette. Hem yeterli olmasa ne fark eder ki?
--Sana güvenmem mesela.
--Ama güvenmişsin bile.
Güvenmişti, evet. Bunu uzatmak mantıksızdı. Remle başka bir şey söylemedi.
Toparlandı Onasırlık. Bastonu almak için elini uzattı. Yola koyuldular.
Yolculuk ne kadar sürdü? Üç saat? Dört saat? Remle’ nin kolundaki saat, beş dakika ileri olduğu bir zaman diliminde çoktan durmuştu. Yol boyunca hiç konuşmadılar.
Mağaranın tepesinde olduğu dağı bitirdiler. Dereyi geçtiler. Minik tepeler vardı aşılacak, aştılar. Kaçıncı tepe olduğunu hesaplayamadığı bir tepeden sonra kocaman bir kayayla karşılaştılar. İki tepe arasında kalan koca alanı işgal eden bir kaya. Mağarada geçirdiği günler boyunca, baktığı manzarada bu iri kayayı nasıl olup da fark edemediğini düşündü Remle. Hâlbuki uzun suskunluklarla ve rüyasız çok kısa uykularla geçen bu kırk gün boyunca dağı taşı incelemekten ve düşünmekten başka bir şey yapmamıştı. Herhalde iç muhasebelerde fazlasıyla kaybolduğumdan bazı ayrıntılar zihnimde yer etmedi diye kendi kendine açıklama getirdi bu duruma.
Kayanın etrafından dolanarak kayanın bir düz duvar halini aldığı yere kadar geldiler. Onasırlık cebinden bir buçuk karış boyunda demirden bir anahtar çıkardı. Demirde, Remle’ nin çözemediği bir şey vardı. Bir soğukluk ve bir sıcaklık… Remle, niye sorduğunu anlamadan içgüdüsel bir dürtüyle saatlerdir süren sessizliği bozarken; bu bir sorudan çok bir hatırlayış, bir bilineni onaylatış gibiydi. Hafızasını kaybeden birinin geçmişi küçük ayrıntılarda parça parça bulmasıydı sanki: “Bu demir hiç paslanmıyor değil mi?”
Onasırlık dehşetini ve endişesini açık etmeyen fakat dolu bakışlarla Remle’ ye baktı. Onun bu soruya cevap beklemediğini anlayacak kadar yaşamıştı. Remle asıl cevap beklediği soruyu, hala gözlerini ayıramadığı anahtara bakarak soracaktı nasılsa: “Bu demir nereden geldi?”
Onasırlık düşünceli bir halde bakışlarını tekrar kayaya odaklayarak; bir dağdan çıkarılıyor, dedi. Bu cevabı verirken takip edecek olan diğer sorunun ne olacağını gayet iyi biliyordu. 
--O dağ nerede?
Onasırlık bu soruyu duymazdan geldi. İçinden; ancak bu anahtar, dedi; “ ancak Demir Dağı’ndan gelen bu anahtar sayesinde saklanabilirdi geçmiş” .
Tam gözlerinin hizasında olan, küçük şekilsiz bir deliğe yöneltti anahtarı. Kayadan bir kapı anahtarın açıl susam açılıyla, ayaklarının dibine ahşap bir dünya serdi. İçeriye attıkları adımın kapan susam kapanıyla kayadan kapı kapandı. Ahşap bir ev oyulmuştu demek o kocaman kayanın içine. Bu koku... Tahtanın yoğun sisi, yıllanmış dumanı ve içinde barındırdığı müthiş havasızlık. Havasızlık ne kadar da yanlış bir sözcüktü. Yıllar evin içinde kokuyordu. Bayat değil, sürekli tazelenen bir yıllanmışlık. İnsanı yakalayan, bağlayan, esir eden bir boğuculuk; isteyerek boğulmak...  
Bütün katlarının zeminden yukarıya doğru uzanan, genişçe kare bir boşluğun etrafına dolandığı, üç katlı bir evdi ve ışıklandırması da oldukça zarifti. 
Bak bakalım, diyerek duvardaki bir kolu çevirmeye başladı Onasırlık. O çevirdikçe kayalar, boşluğun en üst kısmında bulunan tavandaki camın üstüne doğru yükselip tepede birleştiler ve gün ışığını kestiler. Katlardaki odaların kapılarının altından sızan ışık huzmeleri boşlukta bir lazer oyunuymuşçasına keskin ve göz alıcı şekilde yerlerini aldılar. Remle koşarak birinci kata çıktı. Ortadaki boşluğun olduğu yerde, ışıktan incecik bir zarın oluşturduğu taban ve tavanı görünce, adım atmaya gelmeyecek derecede hassas olan bu zeminlerin üstünde çılgınca yürüme isteğini duydu içinde. Gözlerinin adımlarını bu ışıktan koridorun üzerinde gezdirirken Onasırlık da yanına geldi ve üst katlara çıkmak için onu yönlendirdi.
Üçüncü kata geldiklerinde yaşlı adam, iki kanatlı kapılardan birinin önünde durdu ve kanatları ileri itti. Remle’ nin gözleri kamaştı. Kapının açıldığı geniş ve aydınlık odadan ışık huzmeleri yarışarak loş koridora hücum etti. Sessizliği bozan yine Onasırlık oldu;
--Bazen uyku, uyku zamanlarından firar eder. Uykusuzsun. Uyuman gerek.

5)

Uyandığında ayna ile karşı karşıya geldiğinde tedirgin oldu Meyla. Bakışlarını kaçırdı. Ne tuhaf bir rüya görmüştü böyle. Rüyasında bir ayna görerek uyanmasının ardından, karşısındaki aynayı görmek hoşuna gitmemişti üstelik. Sanki rüyadan uyandığında rüyanın gerçeklik içinde devam etmesi gibi saçma sapan bir his yaratmıştı bu uğursuz tesadüf. Kendine gelmeye çalışırken evin içinden gelen sesleri duyarak irkildi. Bir an tereddüt etse de sesin geldiği yöne, mutfağa gitmeye karar verdi. Mutfağa ulaştığında gördüğü görüntünün daha da canını sıkacağını bilmiyordu. Sıcak yüzünden açık bıraktığı pencereden bir kuş girmişti içeriye; bir güvercin. Kalbinin gittikçe hızlanan bir tempoyla atmasına engel olmak için derin derin nefes almaya çabalayarak güvercini kovalamaya çalıştı Meyla. Ancak işin tuhaf yanı güvercin gözlerini Meyla’ ya dikmiş en ufak bir kıpırtı bile göstermiyordu. Meyla içini daraltan bir duyguyla, bu güvercinin rüyasında gördüğü güvercinle aynı kuş olabileceği düşüncesine takıldı. Bu bir ihtimal bile değilken böyle düşünmek hoşuna gitmese de buna engel olamadı. Ne kadar öyle güvercine bakarak beklediğinin ayırtına varamamışken, bir ses duyduğunu sandı. Derinlerden gelen boğuk bir sesle birisi bir ismi çağırıyordu sanki. Gittikçe çağrının sesi ve muhatabı olan isim daha belirgin duyulur bir hal aldı. Ses dışarıda bir yerlerden geliyordu ve nasıl olur? 
Evet, anımsıyordu. Rüyasında anımsayamadığı, güvercinin kendine hitap ettiği isimdi bu. Fakat bu kendi ismi değildi. Sesin çağrısını daha iyi duyabiliyordu artık ve kendisine olduğunu biliyordu. Ne bir soru işareti ne bir ünlem ne de bir nokta, duraklamak için virgül bile yoktu bu çağrıda. Anlam veremediği bir şekilde korkuları içinden uçup gitmişti. İstanbul’un pek tekin olmayan bir semtinde gece yarısı dışarıya çıkmanın tehlikeli olabileceğini bile düşünmeden kendini dışarıya attı. Sanki hipnotize olmuş gibiydi. Bu sesin sahibini bulmalıydı. 
Geceydi, hem de çok gece. Korkmadığına şaşırarak yürüdü gecenin üzerinde. Birisi çıktı karşısına çok ani. Adamı görünce anladı. Saçı sakalı birbirine karışmış bu yaşlı adamla bir süre birbirlerine baktılar. Adamın hiçbir şey söylememesine rağmen, aradan geçen saniyelerin ardından ona doğru emin adımlarla yürümeye başladı. 
Bir eldi Meyla’ nın gözünün önünden geçen sadece. Yaşlı adamın eli... Ama bu el Meyla’ nın gördüklerini silmiş, manzarayı yeniden çizmişti. El, gözünün önünden geçtikten sonra yeniden rüyasında gördüğü alandaydı. İstanbul’ da bir sokak gecenin karanlığında, bomboş ve yalnız çok uzaklardaydı. 
Gece bitmemiş yıldızlar gitmemişti. Bir mağaranın ağzındaydılar. Meyla tek söz söylemeden bekliyordu. Yaşlı adamın da konuşmaya niyeti yoktu. O da Meyla’ yla aynı yöne bakıyordu, fakat yıldızları görmüyordu. Çoktan eski bir anının içinde kaybolup gitmişti. Onu hatırlıyordu, dolayısıyla kendi gençliğini; birikmemiş yıllarını da. Yaşlı adamın onunla karşılaşması, şehrin okyanusun içinden kopup gelmesi; kayalarla sarmalanmış koyu ormanların, dik dağların yamaçlarının bir parçası oluşu kadar eskiydi. Onasırlık ona kim olduğunu sormuştu. O da “ ben rüzgârım” demişti. Bunun üzerine “ hoş geldin, ben de seni bekliyordum” diyerek karşılamıştı onu. 
Mağaranın içinde uzun süren sessizlik... Eski anılardan sıyrıldıktan sonra Onasırlık, Meyla’ nın farkına vardı yeniden. 
--Hoş geldin, ben de seni bekliyordum.
Karşısındakinin karşılık vermesini beklemeksizin devam etti; “Çok uzun yıllar önce aynı sözlerle karşılamıştım, tam burada, başka birisini...”
Kısa süren bir sessizlik.
“Tabi o zamanlar çok eski bir devrini yaşıyordu bu topraklar. Şimdiki gibi yıllanmış da değildim”
“Sen kimsin?” diye sormanın vaktinin o zaman geldiğini anladı Meyla.
--Doğru, tanışmadık daha. Bana Onasırlık derler.
--Niçin beni o isimle çağırdın?
--Çünkü sen Meyla değil Remle’sin.

4)

Demir Dağı zindanlarında, zamanın bir yerinde…
Dinemis ahit ettiği yere gidemeyeceğine ağlıyordu. Bu hayatındaki ilk ağlamasıydı. Kısa sürdü gözyaşları. Kendini topladı. Bu gece kaçmaktan başka çaresi yoktu. Kötülüğü kimse bilmiyordu; kötülük kendi yurduna döndüğünde, kendini göstermese de, kendi çekilmezliğine dayanabilecek güçteydi. Dinemis öfkesinin bu zindana sığmayacağını; taşacağını biliyordu artık. Bir damla daha gözyaşı süzüldü gözlerinden, üzülmek böyle bir şeydi demek ki. Bir ağıt yakarak kayboldu geçmişin içinde;
Okunmamış bir taşı kalmamış bir destandan
Kirpiklerimden süzülenmiş benim hesabıma kalan
Kabul ettim tereddütsüz
Gözlerimin acılığını kadehime akıtarak
Şerefe!
Kaçınılmaz olan şerefine!
Umduğum 
Tek damla ıslakla kendimi arındırmaktı 
Çünkü öyle gelecektim, 
Söz vermiştim sana,
Daha kendimi henüz bildiğim; 
Doğduktan sonra unutacağım bir tarihten.
Yanlış anlama
Yazılanlara artık kızmıyorum ben.

3)

Bir çift karanlık göz kalmıştı rüzgâra ve buluta kazınan... Sarmalanmış yüzünden arda kalan. Bir çift siyah gözdü. O gözler aynı yerden gündüzün misafirini gözlemiş, gelişi ani olan bu uzak ve yabancıyı uzun süre seyretmişti. Bir tek karanlık gözleri şahitti gündüzün misafirine. Şimdiyse gözleri gecenin görünmeyen ufkunu ve güneşini sabit bir noktada ararcasına uzaklara bakıyordu. Dörtnala gecenin koyuluğuna daldı.
Adı neydi sahi? İnsandı o. Biriydi. Öyleydi. Öyle olmalıydı. Ama ayna öyle demiyordu. Gündüzün misafiri aynadan onu seyretmişti. Fakat geceyse silinmişti. 
İnsan olmak nasıl bir şey diye düşündü. Gerçekten olmak nasıl bir şeydi? Bir parça toprak ile bir bulut arasında sıkışmak nasıl bir duygu? 
Saçmalıyorum, dedi kendine; ama dinletemedi. - neden saçmalıyorum?- Boş ver dedi içindeki insan; kaç dedi, emretti. O da dinledi bu emri. Koşmaya başladı. Hızlanarak, soluk soluğa, her adımda kalbinin çarpıntısını arttırarak.
Artık gecenin koyuluğunda, dokusunu değil ama rengini tanıyamadığı atı da yoktu. Unuttuğu bir geçmişe geri göndermişti onu. Git kara boram, demişti. Çünkü rengi belli olmasa da, karanlıktı yollar gibi at da. Koşuyordu çözemediği hedefinin ardında. Kaçıyordu kendine yakalanacağını bildiği halde. O kaybolanı, gündüzden silineni arıyordu.
Rüzgâr arttı. Gece arttı. Fırtına yaklaştı; kızıl dumanıyla, kan şafağıyla. Gök gürültüsü kelimeleşti; sen!, dedi; “ Rüzgârı biliyorsun.” Tek şimşekle ortalık dindi. Bir güvercin kondu omzuna, ötsün diye beklerken konuştu o da. Yalnızca hitap etti güvercin bir isimle. 
Kaçarken kaçmakta olduğunu aramaya devam ediyordu. Güvercin yoktu artık. Birden aradığı karşısına çıktı. Artık ne aramanın anlamı vardı ne de kaçmanın anlamı. Karşısında havada asılı duruyordu. Bakmaya uğraştı, bir tek gözlerini gördü. Sonra gecenin karanlığını bir şimşek gibi aydınlatan ışıktan gözleri kamaştı. Tam karşısından yayılmaya başlayan ışıkla her yer bembeyaz oldu. 
....ve uyandı.
Odasındaydı. Gecenin karanlığında her şey olağandı. Ama hala karşısında duruyordu; küçük farklarla. Artık havada asılı değildi; hem de ışık saçmıyordu. Karanlıkta net seçemese de karşısındakinin gözlerini görebiliyordu hala. 
Duvarda asılı, öylece...
Bir ayna, sessiz ve kimsesizce.

2)

İstanbul’ da bir istasyonda.Sabahın erken bir saatinde iki kişiydiler. Birbirlerini görmelerini sağlayacak ışığa rağmen birbirlerini görmüyorlardı.Tünelden gelen metronun gürültüsünü daha bir keskin duydular sabahın ıssızlığında. İkisinin de gözleri, yine de raylardan ayrılıp sormadı ve yanıtlamadı. Hızla gelen araç ani durdu. Tam önlerine denk gelen kapı da ani açıldı. İçeriye doğru adım attılar; aracın içindeki kimsesizliğe doğru.Remle, bu kadar erken bir saatte burada ne işlerinin olduğunu bilmiyordu, merak da etmiyordu. Orada olduklarına göre... Ayaz ile hiç konuşmamışlardı. Bir birleri için bir gölgeydiler sadece. Araç huyu olduğu üzere ani hareketlenmiş ve ani hızlanmıştı. ‘Bu sabah’ ani verilen bir karardı sanki. Her şey kararın işlerliğine uygundu. Işıksızlık, ani gelen bir karanlık, metronun içindeydi ve suskunluk sadece sözlerdeydi, düşüncelerde değil.Karanlıktan hala korkuyor muyum? diye sordu kendi kendine Remle. Bu duyguyu uzun zaman önce başka bir karanlıkta bırakmıştı. Ayaz’ a kırgın mıydı? Öyle çekip gitmelerinden; tek söz söylemeden. Peki ya o kırgın mıydı? Bunları da bilmiyordu. Bu sabah bildiği bir çok şeyi unutmuştu.Büyük bir gümbürtüyle bir istasyonda durdular. Hâlbuki Remle, durağı olmayan bir yolculuğa çıkılmış gibi bir hisse kapılmıştı, araç haddinden fazla ve durmayan çığlıklarla hızlanırken. Kapılar açılınca içeriye ışık girdi. Işık beraberinde büyük bir gürültü ve itişme getirmişti. Bu sabah gibi olacaktı anlaşılan her şey; çok ani. Ayaz’ ı kalabalıkta göremedi. Terk edildiği hissine kapıldı bir an. Eskilerde sıkça yaşadığı bir korku. Sanki gün, küçüklük korkuları için günah çıkartma seansı düzenlemeyi görev edinmişti. Ayaz’ ı aramak gibi bir niyeti yoktu. Bu istasyonda inecekti, kimse umurunda değildi. Yada o öyle olduğuna kendini inandırmıştı bir şekilde.Açık havaya çıktı, dışarıya; daha bir kimsesizliğe attığı adımıyla. Yeraltında olacağını sanıyordu, tıpkı indiği aracın metro olduğunu sandığı gibi. Ama simsiyah buharlı bir trenle metro birbirine pek de benzemiyordu. Şaşırmayı ne zaman unutmuştu ya da şaşırmaya ne zaman alışmıştı?Güneş tepedeydi ve çok yakıcıydı. Olduğu yerde terledi. Kimsesizliğinin içinde rahatsız edici derecede ne çok insan vardı böyle. İstasyon niçin bu kadar kalabalıktı ki sanki. Remle daha da bunaldığını hissetti. Başı döndü. Başıma güneş geçiyor olabilir mi acaba diye düşünüp elini başına götürdü. Saçları terden ıslanmıştı. Kalabalıktan hep nefret etmişti. Dayanamadı gözlerini yumdu, bekledi birisi kurtarsın diye. Boğulduğunu sandı, içini boğan bir duygu kaplamıştı her hücresini. Kalabalıkta kendine çarpan telaşlı ve bir yerlere yetişmeye çalışan insanları duyumsuyordu. Fakat kimse onun çaresizliğini, boğulma hissini, bulantısını hissetmiyordu; duymuyordu. Acaba Ayaz da trenden inmiş miydi? Trene binip geri mi dönseydi yoksa burada mı kalsaydı? Trene binmedi ve kaldı. Tüm bunalımına rağmen. Trenin sireni son kez duyuldu. “ Ayaz metroyla ilk bindiği istasyona geri döndü!” diye düşündü.Yüzüne hafifçe serin bir rüzgâr vurdu. Bu solukla kendine geldi. Gözlerini açtı. Uçsuz bir düzlüğün ortasındaydı ve yalnızdı. Rahatladı.Alışılmadık tonda bir kızılı olan atın üzerinde, aynı tonda; yani koyu kırmızı bir renkte örtülere bürünmüş birini gördü uzakta. Kızıl örtüler rüzgârla dalgalanıyordu ve kızıl atlı atını hızla uzaklara doğru sürüyordu.Simsiyah bir atın üzerindeki simsiyah örtülere bürünmüş ikinci bir atlı göründü sonrasında. Siyah atlı kızıl atlıyı takip ediyordu. Remle siyah atlıyı gördüğünde içine karanlık ve kötücül bir his doldu. Siyah atlının, kızıl olanı yakalayamasını diledi içinden çok içten ve güçlü bir duyguyla. Tam o anda bir şey oldu. Remle siyah atlının dikkatini çekmişti ve atlı yön değiştirmişti. Kızıl atlı gözden kaybolmuştu. Artık hedef kendisiydi. Çok zaman almadı atlının gelişi. Geldiği anda çevik bir hamleyle atından indi. Yüzü de örtülü olan atlının sadece gözleri görünüyordu. Aynı boydaydılar. Göz göze geldiler, taa gözbebeklerinin içine kadar. Bu anlık bakışma esnasında Remle kendisini çok tuhaf hissetti, sanki bu gözlerin sahibi çok iyi bildiği birisiydi. Karşısındakinin konuşacağını tahmin etti. Yanılmadı da. Karşısındaki konuştu fakat bir mucize oldu, sözler Remle’ nin ağzından döküldü.--Hatırla.Gözlerini yumdu, açtı. Hatırlıyordu.En son Onasırlık, Remle’ nin kendi odası olacağını tahmin ettiği odanın kapılarını açmıştı ve daha sonra demişti ki;--Bazen uyku, uyku zamanlarından firar eder. Uykusuzsun. Uyuman gerek.

1)

Aradığın ne? Sor bakalım kendine. Ne ben bilebilirim, ne cevap verebilirim. Cevabı bulacak, yazılanlara anlam katacak yine sensin. Açtıysan bu kapağı bir kere, aradığın ne? Sor bakalım kendine... 
Bir teklifim var; gel seninle bir oyun oynayalım. Bu teklif için beni suçlama. Çokça kullanılmış bir cümleyi tekrar görmek belki canını sıktı. Ama sana kusursuzluk vaat edemem. Hem bu yanlışlar üzerinden gidilen bir oyun olacak. Tadı da ancak öyle çıkar. Eğer hala kapak üzerime düşmemişse oynuyoruz demektir. Ama kapağın altında kalmışsam bile, oyun yinede devam ediyor bambaşka bir yerde. Fakat asla başkasıyla değil, hep seninle. 
Oyunu bozmak bir gölgenin ağırlığını anlamaya çalışmaktır. O yüzden sen bu oyunda oyunbozan olmayı da seçmiş olabilirsin. Oyunu bozmak her zaman daha kolaydır. Çünkü daha rahat ve daha heyecansızdır. Gerektirdiği tek şey sıkılmak duygusudur. Ve oyunu bozmak her zaman daha zordur. Çünkü daha rahatsız ve daha heyecanlıdır. Gerektirdiği tek şey itaatsiz bir ruhtur. 
Sen bilirsin ve kendi bildiğini de başkasından duymayı sevmezsin. Sen de bilirsin ve zıtlıkları sen de belki seversin. Yol senin, han senin. Sen seçeceksin. Belki çözeceksin belki düğümleneceksin. Hancıysa ben olacağım. Kabul? Ama bil ki bu gerçek bir oyun olacak. Gerçek oyunlar çocuk olabilmek yeteneğini gerektirir. Düşün istersen. Ben bir masal anlatmaya karar verdim; sen inanmaya hazır mısın? Aradığın bu mu? Sor bakalım kendine. Açtıysan bu kapağı bir kere, aradığın ne? Sor bakalım kendine. 
.
.
.
Oyun mu ne? 
Bu oyunun kendisi.

Tuhaf Diyar' ın İmlasız Uyumsuz Tekerlemesi

Evvel dehrin içinde
Dehr evvel içinde
Yanlışlar doğru iken
Doğrular yanlış iken
Gerçekler hem doğru hem yanlış iken
Zerre yandı güneşten
Cam çıktı içinden
Sır geçti dilinden
Göz kandı kendinden
Aldatan sırlanmış bir hikâyeyse de 
Geçmiştir düşünün içinden
Göreceğin söz diyeceğin sözdür 
Kızıl bir kasırganın girdabında 
Düşeceksin yola 
Bir tek bebeğiyse gözünün 
Etrafındaki karartıysa içine düştüğün 
Kızma gerçeğe 
Küsme geçmişe geçiyorsa ve geçecekse 
Dün bir öğüt dün bir masaldır 
Dünya dünden kalan bir yalandır 
Gözünü açtığın yer rüyadır
Tekrar tekrar uyuyup tekrar tekrar uyanmak için rüyalara
Korkma içinde sızlayan sadece bir acı romatizma 
Söylenenlere kızma boşunaysa
Aldığın soluk bile düşse sana 
Anlayacaksın zaman bir masal yazıyor 
Dene bileceksin 
Ne gördüğün düşe 
Ne dünyaya ne düne 
Ne bir iki üçe 
Geleceksin çünkü 
Gözlerin karanlığı görmüştür 
Gözlerinin karanlığı gümüştür 
Mekan mekan içinde
Elbet biri gülmüştür