27 Temmuz 2009 Pazartesi

9)

Onasırlık doruktaki mağaranın sırtında bir ateş yaktı. Üstüne etekleri yerleri süpüren gece mavisi kadife bir kaftan geçirmişti. Beline kemer niyetine, kendirden kalın bir urgan bağlamıştı. Bu kemerden sarkan iplere bağlı, renkli kadife keseler vardı. Koyu yeşil bir keseyi açtı, içinden avucuna döktüğü aynı renkli otları ateşe savurdu.  
Konuştu;
--Git öyleyse.
Ateş harlandı ve koyu yeşil bir renge büründü. 

Dalgalanan siyah örtülerin arasında kayboldu Remle, rüzgârla yarışıyordu. Kayalık bir uçurumla son bulan ova, yarım kalan bir hevesti. Sis yaklaşıyordu. Dumandan korunmuş ormandan geliyordu çağırı.  
Ormanın içinde ilerlerken ağaçlar sıklaştıkça gece de aynı oranda arttı.
Ağaçların seyreldiği bir yer görünüyordu ileride. Oraya ulaştığında bulduğu küçük bir göl oldu; yeşil bir göl. Ay göğün yüzünde dolun bekliyor ve bu kısıtlı açıklıktaki göl arazisini, karanlıktan uzaklaştırıp renklendiriyordu. Soluk fakat yeşil bir ışık yayılmıştı gölün sırtına, belki ağaçların marifetiydi belki gölün kendi tabiatı. Fakat esrarengiz bir aydınlanıştı bu. 
--Gel bana.
 Bir kadın sesi, tiz yankılandı. Sesin sahibi gölün karşısındaki ağaç gölgelerinin arasından sıyrılarak çıktı. Taşlaşmış fakat parlaklığını yitirmemiş iki balıktan oluşan bir taç takmış bu kadın, sırılsıklamdı ve her yerinden yosunlar sarkıyordu. Ağır kadife kıyafetleri, saçları ve gözleriyle bu kadının yeşilin en koyusundan nasibini almayan tek yanı, uzun saçlarının arasındaki incilerin beyaz parlaklığıydı. Hatta Remle bunun ışıktan kaynaklandığını düşünmese, kadının soluk tenine bile çok hafif bir gölgeymişçesine bu rengin nüfuz ettiğine inanacaktı. Ürkütücü görüntüsüne rağmen güzel ve çekici olan bu kadından korkmak aklının ucundan bile geçmedi. Bu kadına dikkatle bakarken onda tanıdık bir şeyler buluyormuş gibi bir his hâkimdi içinde. Kadın yineledi;
--Gel bana.
Remle bu içe işleyen, derin çağrının kendisine olup olmadığı konusunda, her ne kadar birbirlerinin bakışlarına kilitlenmiş olsalar da şüphe duydu. O sırada bu şüpheyi, çağrıya cevap verircesine gölün içinden aynı anda yükselmeye başlayan üç kız güçlendirdi. Saçları yosundan ve çıplak tenleri kadınınki gibi soluk renkte olan bu kızlar, bellerine kadar suyun yüzeyine çıktıklarında incecik sesleriyle anlaşılmaz bir dilde, bir arya söylemeye başladılar. 
Bu melodide de bir çağrı vardı sanki, fakat Remle bunu hiçbir şekilde üstüne alınmadı. Şarkı bittiğinde uzaklardan uçarak gelen üç beyaz güvercin, kızların ellerine kondu. Gölün karşısındaki kadın çağrıyı yineledi. Remle dikkatini tekrar, kendine bakan kadına yöneltti böylece. Göl kızlarının ilk çağrıya niçin yanıt vermemiş olduklarını anlar gibi oldu, bu kadın onu çağırıyordu. Sesini kadına ulaştırmak için bağırmaya çalıştığında sesinin kısılmış olduğunu fark etti. Tekrar denedi, fakat kendisinin bile zor duyduğu, acıyla boğazını yırtmaya çalışarak tırmanan soruyu, kadına duyuramaya çalışmanın beyhude bir çaba olduğunu anlayarak pes etti. Fakat kadın tuhaf bir şekilde güldü ve soruyu duymuşçasına yanıtladı;
--Ben Kraliçe Yosun’ um.
Göl kızları ellerindeki beyaz güvercinlerin tek hamleyle boyunlarını kopartıp, dudaklarıyla kanlarını emmeye başladılar. Kanlı dişlerini gösteren korkunç bir gülümsemeyle tekrar arya söylemeye başladıklarında Remle, oradan uzaklaşmak istedi.
Dörtnala ağaçların arasında ilerlerken, Remle bu vahşet karşısında dehşete kapılmamış, hatta kanı donmuşçasına hiçbir duygu hissetmemiş olmasına anlam vermeye çalışıyordu. Sadece uzaklaşmak istemişti, duygusuzca. Kraliçe Yosun’ un bu kadar tanıdık gelmesi, daha fazla ürkütücü gelmişti ona.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder