Onun hakkında fikir edinmek için her hareketini dikkatle takip etmeye başladı. Onasırlık yaşlıydı fakat çok çevikti. Pek de zorlanıyor gibi değildi çalışırken. Terlemişti ama yorulmamıştı besbelli. Karışmış, kirli gri, dalgalı saçları ve sakalı vardı, irili ufaklı tellerin en uzunları ancak omuz hizasına geliyordu, yani çok da uzun sayılmazdı saçı sakalı. Gençken çok yakışıklı olduğu yüz hatlarından aşikârdı. Kıyafetleri bir çiftçininkileri andırıyordu. Kollarını kıvırdığı kareli gömleği, üstünde el örgüsü süveteri ve kumaş pantolonu; hepsi de lacivert tonlardan nasibini almış. Gömleğinin tek yaka düğmesi açık duruyordu ve elinde yaşlıların yürürken dayanak olarak kullandığı bastonlardan taşıyordu. Kızıla çalan ve iyice cilalanmış bastonu sırf sevdiğinden taşıyordu belli ki. Çünkü yürürken ona dayanmıyordu ve onu elinde çok rahat ve hafif taşıyordu. Ve ona dair bir ayrıntı daha; Onasırlık’ ın okyanus lacivert gözleri. Meyla, yani alışmaya başladığı ve nedenini sorgulamadığı yeni ismiyle Remle, mavi gözlerden hiç hoşlanmazdı. Fakat Onasırlık’ ın lacivert gözleri, ömründe eşini görmediği bir güzelliğe sahipti.Bu Remle ’nin hayatı boyunca sevip sevebileceği ilk ve son mavi gözlerdi herhalde. Fakat bu işteki sırrı çözmüştü Remle, onun gözlerinde yıllanmışlık vardı. Gerçekten de Onasırlık’ ın gözleri, bakışlarına ömrünün her mevsimi okyanusun renginden bir kat eklenerek bu güzelliğe erişmişti. Doğduğunda açık mavi bir göl rengi olan gözleri dört bin mevsimin sonunda bu rengi almıştı. O gözler geçmişi görmüş ve sırla dolmuştu. Okyanus sırlanmış olduğundan, derine kavuştuğundan güzeldi. Remle’ nin aklını asıl meşgul eden ona nasıl güvendiğiydi; “Neden güveniyorum sana?”
Bu kadar sürenin ardından böyle bir soru sorması da tuhaf kaçmıyor değildi aslında ya, yine de Onasırlık yadırgamadan olağan bir ses tonuyla yanıtladı; “Ben güvenilir biriyim.”
--Bu yeterli mi?
--Güvenmek için elbette. Hem yeterli olmasa ne fark eder ki?
--Sana güvenmem mesela.
--Ama güvenmişsin bile.
Güvenmişti, evet. Bunu uzatmak mantıksızdı. Remle başka bir şey söylemedi.
Toparlandı Onasırlık. Bastonu almak için elini uzattı. Yola koyuldular.
Yolculuk ne kadar sürdü? Üç saat? Dört saat? Remle’ nin kolundaki saat, beş dakika ileri olduğu bir zaman diliminde çoktan durmuştu. Yol boyunca hiç konuşmadılar.
Mağaranın tepesinde olduğu dağı bitirdiler. Dereyi geçtiler. Minik tepeler vardı aşılacak, aştılar. Kaçıncı tepe olduğunu hesaplayamadığı bir tepeden sonra kocaman bir kayayla karşılaştılar. İki tepe arasında kalan koca alanı işgal eden bir kaya. Mağarada geçirdiği günler boyunca, baktığı manzarada bu iri kayayı nasıl olup da fark edemediğini düşündü Remle. Hâlbuki uzun suskunluklarla ve rüyasız çok kısa uykularla geçen bu kırk gün boyunca dağı taşı incelemekten ve düşünmekten başka bir şey yapmamıştı. Herhalde iç muhasebelerde fazlasıyla kaybolduğumdan bazı ayrıntılar zihnimde yer etmedi diye kendi kendine açıklama getirdi bu duruma.
Kayanın etrafından dolanarak kayanın bir düz duvar halini aldığı yere kadar geldiler. Onasırlık cebinden bir buçuk karış boyunda demirden bir anahtar çıkardı. Demirde, Remle’ nin çözemediği bir şey vardı. Bir soğukluk ve bir sıcaklık… Remle, niye sorduğunu anlamadan içgüdüsel bir dürtüyle saatlerdir süren sessizliği bozarken; bu bir sorudan çok bir hatırlayış, bir bilineni onaylatış gibiydi. Hafızasını kaybeden birinin geçmişi küçük ayrıntılarda parça parça bulmasıydı sanki: “Bu demir hiç paslanmıyor değil mi?”
Onasırlık dehşetini ve endişesini açık etmeyen fakat dolu bakışlarla Remle’ ye baktı. Onun bu soruya cevap beklemediğini anlayacak kadar yaşamıştı. Remle asıl cevap beklediği soruyu, hala gözlerini ayıramadığı anahtara bakarak soracaktı nasılsa: “Bu demir nereden geldi?”
Onasırlık düşünceli bir halde bakışlarını tekrar kayaya odaklayarak; bir dağdan çıkarılıyor, dedi. Bu cevabı verirken takip edecek olan diğer sorunun ne olacağını gayet iyi biliyordu.
--O dağ nerede?
Onasırlık bu soruyu duymazdan geldi. İçinden; ancak bu anahtar, dedi; “ ancak Demir Dağı’ndan gelen bu anahtar sayesinde saklanabilirdi geçmiş” .
Tam gözlerinin hizasında olan, küçük şekilsiz bir deliğe yöneltti anahtarı. Kayadan bir kapı anahtarın açıl susam açılıyla, ayaklarının dibine ahşap bir dünya serdi. İçeriye attıkları adımın kapan susam kapanıyla kayadan kapı kapandı. Ahşap bir ev oyulmuştu demek o kocaman kayanın içine. Bu koku... Tahtanın yoğun sisi, yıllanmış dumanı ve içinde barındırdığı müthiş havasızlık. Havasızlık ne kadar da yanlış bir sözcüktü. Yıllar evin içinde kokuyordu. Bayat değil, sürekli tazelenen bir yıllanmışlık. İnsanı yakalayan, bağlayan, esir eden bir boğuculuk; isteyerek boğulmak...
Bütün katlarının zeminden yukarıya doğru uzanan, genişçe kare bir boşluğun etrafına dolandığı, üç katlı bir evdi ve ışıklandırması da oldukça zarifti.
Bak bakalım, diyerek duvardaki bir kolu çevirmeye başladı Onasırlık. O çevirdikçe kayalar, boşluğun en üst kısmında bulunan tavandaki camın üstüne doğru yükselip tepede birleştiler ve gün ışığını kestiler. Katlardaki odaların kapılarının altından sızan ışık huzmeleri boşlukta bir lazer oyunuymuşçasına keskin ve göz alıcı şekilde yerlerini aldılar. Remle koşarak birinci kata çıktı. Ortadaki boşluğun olduğu yerde, ışıktan incecik bir zarın oluşturduğu taban ve tavanı görünce, adım atmaya gelmeyecek derecede hassas olan bu zeminlerin üstünde çılgınca yürüme isteğini duydu içinde. Gözlerinin adımlarını bu ışıktan koridorun üzerinde gezdirirken Onasırlık da yanına geldi ve üst katlara çıkmak için onu yönlendirdi.
Üçüncü kata geldiklerinde yaşlı adam, iki kanatlı kapılardan birinin önünde durdu ve kanatları ileri itti. Remle’ nin gözleri kamaştı. Kapının açıldığı geniş ve aydınlık odadan ışık huzmeleri yarışarak loş koridora hücum etti. Sessizliği bozan yine Onasırlık oldu;
--Bazen uyku, uyku zamanlarından firar eder. Uykusuzsun. Uyuman gerek.
17 Temmuz 2009 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder