Uyandığında ayna ile karşı karşıya geldiğinde tedirgin oldu Meyla. Bakışlarını kaçırdı. Ne tuhaf bir rüya görmüştü böyle. Rüyasında bir ayna görerek uyanmasının ardından, karşısındaki aynayı görmek hoşuna gitmemişti üstelik. Sanki rüyadan uyandığında rüyanın gerçeklik içinde devam etmesi gibi saçma sapan bir his yaratmıştı bu uğursuz tesadüf. Kendine gelmeye çalışırken evin içinden gelen sesleri duyarak irkildi. Bir an tereddüt etse de sesin geldiği yöne, mutfağa gitmeye karar verdi. Mutfağa ulaştığında gördüğü görüntünün daha da canını sıkacağını bilmiyordu. Sıcak yüzünden açık bıraktığı pencereden bir kuş girmişti içeriye; bir güvercin. Kalbinin gittikçe hızlanan bir tempoyla atmasına engel olmak için derin derin nefes almaya çabalayarak güvercini kovalamaya çalıştı Meyla. Ancak işin tuhaf yanı güvercin gözlerini Meyla’ ya dikmiş en ufak bir kıpırtı bile göstermiyordu. Meyla içini daraltan bir duyguyla, bu güvercinin rüyasında gördüğü güvercinle aynı kuş olabileceği düşüncesine takıldı. Bu bir ihtimal bile değilken böyle düşünmek hoşuna gitmese de buna engel olamadı. Ne kadar öyle güvercine bakarak beklediğinin ayırtına varamamışken, bir ses duyduğunu sandı. Derinlerden gelen boğuk bir sesle birisi bir ismi çağırıyordu sanki. Gittikçe çağrının sesi ve muhatabı olan isim daha belirgin duyulur bir hal aldı. Ses dışarıda bir yerlerden geliyordu ve nasıl olur?
Evet, anımsıyordu. Rüyasında anımsayamadığı, güvercinin kendine hitap ettiği isimdi bu. Fakat bu kendi ismi değildi. Sesin çağrısını daha iyi duyabiliyordu artık ve kendisine olduğunu biliyordu. Ne bir soru işareti ne bir ünlem ne de bir nokta, duraklamak için virgül bile yoktu bu çağrıda. Anlam veremediği bir şekilde korkuları içinden uçup gitmişti. İstanbul’un pek tekin olmayan bir semtinde gece yarısı dışarıya çıkmanın tehlikeli olabileceğini bile düşünmeden kendini dışarıya attı. Sanki hipnotize olmuş gibiydi. Bu sesin sahibini bulmalıydı.
Geceydi, hem de çok gece. Korkmadığına şaşırarak yürüdü gecenin üzerinde. Birisi çıktı karşısına çok ani. Adamı görünce anladı. Saçı sakalı birbirine karışmış bu yaşlı adamla bir süre birbirlerine baktılar. Adamın hiçbir şey söylememesine rağmen, aradan geçen saniyelerin ardından ona doğru emin adımlarla yürümeye başladı.
Bir eldi Meyla’ nın gözünün önünden geçen sadece. Yaşlı adamın eli... Ama bu el Meyla’ nın gördüklerini silmiş, manzarayı yeniden çizmişti. El, gözünün önünden geçtikten sonra yeniden rüyasında gördüğü alandaydı. İstanbul’ da bir sokak gecenin karanlığında, bomboş ve yalnız çok uzaklardaydı.
Gece bitmemiş yıldızlar gitmemişti. Bir mağaranın ağzındaydılar. Meyla tek söz söylemeden bekliyordu. Yaşlı adamın da konuşmaya niyeti yoktu. O da Meyla’ yla aynı yöne bakıyordu, fakat yıldızları görmüyordu. Çoktan eski bir anının içinde kaybolup gitmişti. Onu hatırlıyordu, dolayısıyla kendi gençliğini; birikmemiş yıllarını da. Yaşlı adamın onunla karşılaşması, şehrin okyanusun içinden kopup gelmesi; kayalarla sarmalanmış koyu ormanların, dik dağların yamaçlarının bir parçası oluşu kadar eskiydi. Onasırlık ona kim olduğunu sormuştu. O da “ ben rüzgârım” demişti. Bunun üzerine “ hoş geldin, ben de seni bekliyordum” diyerek karşılamıştı onu.
Mağaranın içinde uzun süren sessizlik... Eski anılardan sıyrıldıktan sonra Onasırlık, Meyla’ nın farkına vardı yeniden.
--Hoş geldin, ben de seni bekliyordum.
Karşısındakinin karşılık vermesini beklemeksizin devam etti; “Çok uzun yıllar önce aynı sözlerle karşılamıştım, tam burada, başka birisini...”
Kısa süren bir sessizlik.
“Tabi o zamanlar çok eski bir devrini yaşıyordu bu topraklar. Şimdiki gibi yıllanmış da değildim”
“Sen kimsin?” diye sormanın vaktinin o zaman geldiğini anladı Meyla.
--Doğru, tanışmadık daha. Bana Onasırlık derler.
--Niçin beni o isimle çağırdın?
--Çünkü sen Meyla değil Remle’sin.
17 Temmuz 2009 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder