Onasırlık, mor bir keseden çıkardığı mor otları bir an tereddüt ettikten sonra, sönmeye yüz tutmuş, tekrar eski rengini almış olan kızıl alevlere savurdu. Ateş otların rengine bürünerek harlandı.
Remle ağaçların arasında kafası ve duyguları karışmış bir şekilde ilerlerken, gecenin çıkmaz karanlığının içinde uçuşan küçük mor ışıltıları fark etti. Bu tuhaf renklerine rağmen bunların ateş böceği olduğunu anladığında, hızla hareket eden bu canlılara Boratay’ ın yetişmesi ne kadar güç görünse de takibe başlamıştı bile.
Üç ışığın peşinde hızla ilerlerken, kafasındaki düşünceler de dağılmış, bu oyuna kendini kaptırmıştı. Yakalayabilme umudunu kaybettiği bir anda ateşböceklerinin uzakta bir yerde durduğunu gördü. Yetişebilirdi artık. Tam yaklaşmışken üç ışık tek vücut olup hızla göğe yükseldi ve çok kısa bir anda göğe varıp yıldız olduğu yükseklikten, aynı hızla yere düştü. Düşerken, Remle bu yıldızın, çarpışmanın etkisiyle parça parça olacağını, bir patlamayla atomlarına ayrılacağını düşündü. Ateşböceklerinin her birinin tam zemine çarpacakken fren yapıp, ayrı yönlere ormanın içine dağılabileceğini tahmin edememişti. Böyle olunca ne yapacağını şaşırmış bir halde, ışıkların bu oyununa düşmekten sıkıntılı etrafına bakındı. Ağaçlar arasında bir küçük açıklığa gelmişti yine. Ağaçların arasından bir hışırtı duyduğunu sandı. Bakışlarını sesin geldiği yöne çevirerek yabani bir hayvanla yüzleşmeyi beklerken, birisinin ağaçların arasından çıktığını gördü. Yeterince öne çıkmadığından, yüzü gölgeler arasında net seçilemeyen bir adamdı bu ve kıpırtısız duruyordu.
Remle tedirgin oldu, içinde uyuştuğunu sandığı bütün hisler geri dönmüştü sanki. Birden üşüyüverdi. Bir korku gelip tehlikeli ve sinsi bir yılan gibi çöreklenmişti içine. Çünkü böylesi bir korku ile cesareti ayıran kıldan ince köprüydü. Ve bu ipte cambazlık yapmak dengeleri değiştirebilirdi. Boratay’ı ilerletmeye çabaladıysa da sonuç vermedi. Atından indi. Bir an o da öyle hareketsiz bekledi. Beklemenin cesaret vereceği yerde korkusunu güçlendirdiğini anladığı andaysa ilerlemeye karar verdi ve bir adım attı.
Ay beyaz ve parlaktı. Gecenin içinden bakınca buzdan bir ışık gibi soğuk görünüyordu. Remle’nin üşümesi tatlı bir serinlemeye dönüşmüştü. Her yanı uyuşmuştu ve hareketleri yavaşlamıştı sanki. Belki de durmuştu. Hala yürüyor olması mümkün müydü?
Esasında ilk adımla birlikte durmuştu fakat bedeni ile şuuru arasındaki ilişki kopmuş gibiydi. Remle damarlarında donuyormuşçasına, buz tutuyormuşçasına bir karıncalanma hissetti. Gözleri ve dudakları morarmıştı. Farkına varmadan attığı bir adımla uçurumlardan yuvarlanmıştı. Her şey bir anda dağıldı. Mantığı sorgulanabilir bir gerçeklikle, flu bir düş çukuru arasında gidip geliyordu.
Boşlukta ıslak bir kayma hissederek, kulaklarında yoğun bir uğultuyla düşüyordu. Yerçekimine kapılmıştı. Yerin dibine doğru çekiliyordu sanki. Bu boşluğun içinde hareket eden ayna kırıkları vardı. Kendisini seçmeye çalışıyordu fakat işin tuhaf yanı hiçbir aynada kendisiyle yüzleşemiyordu. Suretler… Tanımadığı bir sürü çehre ile göz göze gelerek devam ediyordu yol almaya. Bu ne kadar sürecekti böyle. Aşağılara bakmaya çabaladı. Ahşap çerçevesiyle kocaman bir boy aynası duruyordu aşağıda. Sonunda aynaya ulaştı, çarpmanın vereceği zarardan kendini sakınmaya çalışırken ayna onu akışkan bir maddeymişçesine yuttu. Bir yere düşmüştü. Hiçbir şeysiz bir yer. Bir çöl gibi… Işık değişiyordu, rüzgâr değişiyordu, güneş değişiyordu, iklim saniyelerle sınırlı bu deneyim içinde bir an bile sabit kalmıyordu. Uzaklarda bir bank gördü Remle, arkası dönük bir adam oturuyordu o bankta. Nedenini bilmeksizin adamla yüzleşmek istemedi, hatta kaçmak isteği yoğun bir biçimde her bir zerresini kaplamıştı. Gözlerini sıkıca yumdu, afallamıştı, bir adım geriye attı.
O adımla dipsiz kuyulara düştü. Ruhu düşmeden havada asılı kalmıştı, bedeniyse bir anafora kapılmışçasına dönerek aşağılara; daha da aşağılara çekiliyordu. Başı dönüyordu. İçi boşaldı, nefesi tutuldu. Eklemleri, refleksleri, bütün vücudu; bütün tepkileri tepkisiz kaldı. İleriye bir adım atıp düşmekten daha da beterdi geriye düşmek. Gözlerini açmak geldi bir anda aklına. Ayağı yere değdi. Düşmedi. Ayak bilekleri acıdı. Ruhu, sonra yukarıdan gelip yerine oturdu hızla. Yine ormandaydı, Boratay’ ın yanında. Hiçbir şey değişmemişti, gölgedeki adam duruyordu. Zaman maddenin bütün hallerine giriyordu demek. Her zaman akışkan olmuyordu, katı hali de mevcuttu.
Aslında doğru ya da yanlış diye bir şeyin olmadığını keşfetti o anda. Kendi susarken içinde bir isyancı ses çığlık çığlığa koşuyordu; “Doğru ya da yanlış yok, var olan gerçeklerdir. Var olmayı da soyutlaştıran budur zaten. İnsanlar aynı gerçeği görüp, aynı gerçeği yaşadığını; düşündüğünü; bildiğini sandığı anlarda bile, ancak kendi gerçeklerini yaşayabilirler. İnsanlar “biz” olabilmekten uzak canlılar. Her birimiz için biz demek ben demektir içten içe ve sinsice. Yaşamaksa biz olmaya dair bir umuttur.”
Yüzü gölgelerin içinde olan adam, bir adım atarak yüzünü karanlıktan kurtardı. Ayın ışığına karışan ateş böceklerinin ışığı ile adam tepeden tırnağa eflatun bir renge bürünmüştü. Her yanından eflatun renkli paçavralar sarkan bu pejmürde görünümlü soluk tenli adam ile Remle göz göze gelmeye tahammül edemedi. Bakışlarını kaçırdı. İçi karmakarışık bir sürü duyguyla dolmuştu; öfke, korku, cesaret, isyan, acımasızlık, güç, acizlik…
--Kim olduğumu sormayacak mısın?
Remle susuyordu.
--Kim olduğumla yüzleşmek seni korkutuyor mu yoksa Remle? Hatırlamıyor musun; yoksa hatırlamaktan mı kaçıyorsun?
Remle adamın sözlerinden sakınamadı. Zihni boşaldı.
Onasırlık doruktaki ateşten olanları izliyordu. Yılların getirdiği soğukkanlılık, uzun zamandır ilk kez yaşlı adamın bedenini terk ediyordu. Eflatun tehlikeliydi. Ateşin içindeki görüntüden, onun gökyüzünde bir noktaya odaklandığını fark etti. Onasırlık’ ın, alevlerin içinden kendine bakan Eflatun’ la göz göze geldiği andı bu. Eflatun asil bir şekilde başını eğerek karşısındakini selamladı. O da bakışlarıyla ona karşılık verdi. Artık işin çığırından çıkacağını anlamıştı ikisi de. Onasırlık’ ın olmasından korktuğu şey olmuş, Eflatun onu fark etmişti.
Remle adama bakıyordu, adamsa yukarıya bakarak konuşuyordu. Ne konuştuğunu duyamıyordu ama Onasırlık gayet iyi duyuyordu; çünkü Eflatun ona sesleniyordu.
--Okyanusun Hakimi; eski dostum, sakın hata mı yaptım diye kendini sınamaya kalkışma. Her ne kadar benim en başından her şeyi anlayacağımı bilememek hata da olsa, senin de bildiğin gibi bazı şeylerin önüne geçilemez.
Eflatun ciğerine doldurduğu tüm havayı yukarıya doğru üfledi.
Onasırlık ateşe “ hayır!” hükmünü verdi. İşe yaramadı. Eflatun’ un ağzından çıkan ve genleşerek hareket eden havayı ateşin içinde gördü. Ateşin dumanıyla da karışan hava bir sis oluşturdu, görüntüyü engelledi. Bir uğursuzluk gibi, hacmini arttıran duman, ateşin içinde dönüyordu. Sonunda alevlerin dış sınırına kadar gelen duman etrafındaki ateşten duvarı kırarak doğdu. Sönen ateşle özgür kalan mor bulut, dağılarak havaya karıştı. Duman, yükselirken yangın yerine eflatun külleri serpti.
Remle’ nin, adamın havaya doğru anlamsız yere konuşmasından ve üflemesinden başka hiç bir şeyi gördüğü yoktu.
Adam, yüzünü tekrar ona döndüğünde, onun menekşe rengi gözlerinin içinde tanıdık bir karanlığı seçti.
--Bende bir emanetin kalmıştı en son.
Eflatun sağ elini açtı, sol elinin serçe parmağıyla sağ elinin avucuna bir çember çizdi. Remle yerinden neden kıpırdayamadığını anlamıyordu. Neden kaçmıyordu ki. Kaçmak bir dürtüdür sadece. İnsan kaçmanın işe yaramayacağını bilse de o dürtüye uyar korktuğunda. Yine de kaçmayı istemiyordu, üstelik kaçmaya çabalamanın işe yaramayacağının farkında da değildi.
Eflatun sağ kolunu, önünde bir yarım çember çizecek şekilde hareket ettirirken; sağ eliyle nazikçe havadan görünmeyen bir şeyi topluyor gibiydi. Eliyle havadan yakaladığı ve yumruğunun içinde sıkıca tuttuğu görünmeyen şeyi, hafifçe öne eğilerek Remle’ ye doğru üfledi. Dudaklarından çıkan ve hafif bir yele dönüşen nefesle elinin içindeki simsiyah toz, Remle’ ye doğru havalandı. Toz havada yol alırken, büyüyen ve artan zerrelerin siyah cam kırıkları olduğu gözle seçildi;
--Al emanetini; Geçmişin!
Cam kırıkları hedefe ulaşırken, hedef hiç bir şey anlamayan boş gözlerle bakıyor ve yerinden kıpırdama dürtüsüne; kaçma dürtüsüne varamıyordu. Cam kırıkları göğsüne doldu ve derisi sanki bir hayalmişçesine, somut değilmişçesine tüm kırıkları emdi. İçine sızdıktan sonra kırıkların içinden geçeceği hissine kapılan Remle, ardına baktığında bütün kırıkları vücudunun hapsettiğini anladı. Eliyle derisini yokladı. Hiçbir fark yoktu. Ama içinde kırıklar sanki bir şeyleri kanatmaya başlamıştı. İçine sızan kanı ve acıyı hissediyordu çünkü. Boğazında bir şeyler düğümlendi. Ölümden korkuyordu. Ağzında kan tadı vardı.
Remle kendi karanlık sisinden çıktığında Eflatun’ u göremedi. Ormandan çıkmak istiyordu artık. Boratay koşuyordu çılgınca.
Remle, Eflatun’ un sesini duydu. Ses arkasından ya da ormanın içinden veyahut herhangi bir yerden gelmiyordu. Sesi duyan kulakları da değildi. Eflatun, ona onun içinden sesleniyordu. Duyduğu sesin kendi içinden geldiğini fark ettiğinde, bunu yadırgamadı. Normalde korkmalıydı ama korkmuyordu işte. Manasız bir vurdumduymazlık gelmişti üstüne. Eflatun’ un sesi, iç odalarında yankılanıyordu.
“Kaçıyor musun? Kaç Remle, ama bir gün kendi ayağınla geleceksin. Geçmişten kaçılmaz çünkü.”
Onasırlık’ ın ateşi kendiliğinden küllerinin üstünden tekrar parladı.
Kanarcasına kırmızıydı, ağlarcasına berraktı.
Remle ve Boratay’ ı gördü. Dönüyorlardı.
28 Temmuz 2009 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder