Sır Dağı’nda yağmur: kül kokusu havada…
Onasırlık, doruktaki mağarada oturmuş yağmuru ve uzak ufkun bekçisi okyanusu seyrediyordu Remle geldiğinde. Bakışları dalgın ve düşünceli olduğuna işaretti. Neden sonra; “ıslanmışsın” dedi Remle’ ye, “ bir ateş yakalım”.
Ateşin çıtırtılarının ritmine karışarak, kayadan duvarlarda dans eden kızıl gölgelerin ortasında ısınmaya çalışırken uzun uzun sustular. Yağmurun seslerini dinlerken, kendi akıllarının kurtlarına bıraktılar düşüncelerini.
Kesikler.., kemirgendir.
Başlangıçlar ve bitimler.
Gözleri yoran buydu, sesleri azaltan ve çoğaltan. Yağmur jilet gibi yağsa da, içindeki kanın zifiri sızını yıkayamıyordu. Remle kanıyordu.
O, anlatmadı. Onasırlık ise sormadı. Sonra sessizce uyudular.
Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla uyanan Remle, ışıktan rahatsız olan gözlerini ovuştururken karşılaşacağı hoş sürprizden bihaberdi. Onasırlık gitmişti fakat mağarada yanı başında bir başkası duruyordu, tanıdık birisi. Yanında duran halasıydı.
Sarıldılar birbirlerine.
—Remle’ ciğim konuşacak çok şey var biliyorum, fakat önce eve gidelim.
Ayağa kalktıklarında Remle mağaranın çıkışına yönelecek oldu ki Gabye, tuttu bileğinden; “o taraftan değil”.
Remle bir an tereddüt etse de, kendisini çeken kolun yönlendirmesine razı gelerek, mağaranın karanlık ve çıkışsız görünen derinliklerine doğru ilerledi. Göz gözü görmez bir halde yürüdükleri noktada, kendilerini bir koridorda ilerlerken buldular. Remle gayri ihtiyari dönüp arkasına baktığında, karanlıktan ve mağaradan eser kalmamıştı. Bir dış kapının iç tarafında olduklarını anladı, fakat bu büyüdüğü ev değildi. Nedense bir an, oraya varacaklarını, bu saçma yerlerden uzaklaşıp kendini evinde bulacağını düşünmüştü. Bir adım daha atmak istemedi.
—Dur bir dakika, neredeyiz? …sanmıştım ki… Bu nasıl bir oyun? Soru şudur: peki ya ben oynamak istemiyorsam?
Her şey yavaşladı, film sardı. Ağır çekim bir atmosferde soluklandığını hissetti Remle. Başı dönüyordu. İçinde bir bulantı hissi vardı. Ortalık karardı. Remle gözlerini açtı. Bir atölyede pek çok insan gibi bir tuvalin başındaydı. Çok sıcaktı içerisi. Dayanılmaz derecede bunaltıcı ve yapış yapıştı tenine değen hava, ıslaktı. Tüm nesneyi saran atmosferin, nahoş bir canavarın ciğerinden çıkan nemli havaymış gibi itici geldiğini ayrımsadı. Sanki aynı canavarın kalbinden gelir gibi bir ses kulaklarında uğulduyordu, bir motor belki bir jeneratör; şu anda gördüğü her şeyi, yaşanan anı, bu sesten ve nefesten bihaber; olağan davranan insanları çalıştıran dişliler… Daha öncesinde kendisinin de içinde bulunduğu bu hayat parçası, her şey daha hızlı ve rahat akarken, belki başka bir biçimde fakat görmek seçimle alakalıdır. Atölyenin kapısı açıldı, birkaç bakışla birlikte Remle de o tarafa baktı. Gelen Ayaz’ dı. Onu gördüğünde heyecanlandı, ona âşıktı. Zaman onunla hızlandı, bu hız nefes almayı kolaylaştırdı. Kulaklarındaki uğultu uzaklaştı. Artık sadece kendi nabzının atışlarını duyuyordu. Gülümsedi. Bu tatlı hülyanın içinde gevşediğini hissederken, aniden Gabye’ nin sesini duydu. Sesi gittikçe uzaklaşan ve gençleşen bir tınıyla söylüyordu; “o halde oynamazsın.”
Ses ve sonrası.
Her şey yavaştı, her şey yavaştı!
Nefes alması çok güçtü. Bir uğultuyla dönüyordu tüm dünya, başı dönüyordu.
Her yer karardı.
Sonra ani bir ışıkla her yer aydınlandı.
Sır Dağı’nda büyük bir şimşek parladı. Sağanak yağmur başlamıştı yeniden, dehşetli bir gök gürültüsüyle. Remle, halasının gözlerinin içine bakıyordu.
Gabye devam etti sözüne; “…ama eğer oynamak istemeseydin zaten burada olmazdın.”
Remle içinde olduğu anının içinden sıyrılmış, geri dönmüştü. “Geçmiş rüyalara çok benziyor” dedi, sonra ekledi; “ Rüyaların ne kadarı gerçek, gerçeklerin ne kadarı rüya…”
Halasına doğru yürüdü. Aklında Ayaz vardı.
Burası Gabye’ nin bilinmeyen eviydi. Duvarları mavi çiniden olan bu yapı, uzun koridorun sonunda pek çok merdivenle katlara ayrılıyordu. Evin tuhaf mimarisi, sayılması güç olacak kadar çok kat oluşturmuştu. Uzunlu kısalı bir çok merdiven labirent oluşturmak için tasarlanmış gibiydi. Bir benzetme yapmak gerekirse, büyük ve çok dallı bir ağacın dalları merdivenler, yapraklarıysa katlardı sanki.
Katlardan birine çıktılar. Bir duvarı kaplayan, rengârenk ve eş değerde olmayan üçgen parçalardan oluşmuş camlarıyla kocaman bir penceresi olan geniş bir salona ulaştılar. Bu salonda birçok saksı ve bu saksılarda çeşitli bitkiler vardı. Duvarlar ise sarmaşıklarla kaplıydı. Ortada küçük bir süs havuzu vardı, havuzun içinde de gerçek balıklar. Bir salondan ziyade bahçe gibi olan bu iç mekân, Remle’ nin pek çok şeyi öğreneceği yerdi. Remle dikkat çekici pek çok ayrıntı içerisinde en fazla gözünü alan, görkemli pencerenin önüne gidip dışarıya bakmaya çabaladı. Fakat cam öylesine opaktı ki hiçbir şey göremedi. Parmak uçlarıyla gayriihtiyarî üçgen parçalardan birine dokundu. Siyaha yakın, petrol yeşili gibi bir renge sahipti üçgen. Bu dokunuşla camdan duvar renklerinden arındı ve saydamlaştı. Camdan gördüğü manzara uçsuz bucaksız, tepelerce devam eden ve engin ufukları da işgali altına almış kocaman bir ormandı. Ormanın yayıldığı alan insanda şaşkınlık ve korku uyandıracak kadar büyüktü. Bu sanki ağaçların istilasıydı. Fakat manzarada tuhaf olan bir şey daha vardı. Pencereden görünen oydu ki dışarıda gün geceye kavuşmuştu, oysa Remle yeni güne uyanalı henüz çok olmamıştı.
—Remle, bu orman senin Eflatun ve Kraliçe Yosun ile tanıştığın orman. İçindeyken bu kadar büyük olduğunu fark etmek güç değil mi? Gecenin Ormanı derler, nedeni açık, orada günün her saati gecedir. İlgini çeken bu pencereye gelince, bu bir haritadır. Elini dokunduğun her cam parçası sana başka bir yeri gösterecektir, ta ki parmaklarını geri çekene kadar. Ancak aklında daha başka soruların da olduğu açık, mesela ben niçin buradayım ve bunları nereden biliyorum değil mi?
Gabye, sözlerinin bu noktasında durakladı. Havuzun yanına girip elini suya daldırdı. Suyun içinden, içinde eflatun-gri renkli toz bulunan bir şişe çıkardı ve sözüne kaldığı yerden devam etti;
“O pencerede tam altı yüz on sekiz cam parçası var, hepsine bakıp keşfedeceksin. Bu şişeye gelince, Onasırlık sana vermemi; bununla ne yapacağını senin bildiğini söyledi. Diğer merak ettiğin şeylerin cevabıysa sendedir. Sen neden buradaysan ben de o yüzden buradayım.”
Gabye’ nin sözleri Remle’ nin aklını bulandırdı. Eline aldığı şişeyle ne yapacağını kestiremeden, düşünceli bir nazarla içindeki tozu süzdü. Kendi kendine “ben niçin buradayım?” diye sordu.
28 Ağustos 2009 Cuma
11 Ağustos 2009 Salı
11)
En güzel oyunum da denebilir. Rüzgâr’ın okyanustan çıkardığı defterde de kayıtlara geçmiştir. Geçmişin taşları diye anılan taşların arasından, Tuhaf Diyar ’ın antik tarihinin şifrelendiği ve uğursuz kehanet olarak isimlendirilen bilgileri de barındıran Eski Taşlar Kitabelerinde aynı konuya değinilmiştir.
Remle, Demir Dağı’ndan döndükten sonra yaşanan kıştır. Paramparçadır..
eflatun
VİVALDİ KIŞI
Bir hikayeye hiç benzemez, daha çok bir filmdir.
Allegro non molto adımlarla kar taneleri savrulur.
Remle usul notalarla yalnız ve ahşap evin kapısını iter. Uzun bir yoldan gelmiştir. Kalın urbaların altında terlidir. Evin içi, dışı kadar yalnız değildir. Kapının açıldığı hol, darmadağın insanların hareketine teslim... Biteviye dalgın ve dağınık!
Remle’ nin zihni karışır, olanları anlamlandıramaz. Merdivenlerden aceleci fakat ağır adımlarla hayattaki en iyi arkadaşı; Dün iniyordur. Remle o anda adımların, aynı anda hem aceleci hem de ağır olabileceğini keşfeder. Bunu aklına kazır; aceleci ve ağır.
Dün yanına geldiğinde kulağına herkesin bildiği gerçeği fısıldar. Peki niçin fısıldar? Sözcüklerin ardından, yine merdivenlere döner.
Tüm kalabalığına rağmen, o an yapayalnız bir zamandır.
Ağla Remle!
Gözünden bir damla yaş süzülen kurak toprak. Tek damla ağır bir çekimle yere ulaşmaya çabalarken zaman durmuş. Fakat müzik durmaz. Islakla birlikte o da zemine çakılıp zerrelerine parçalanacak. Bu bir devrim, bu gözyaşının gerçeğe devrimidir.
Remle dışarıdadır. Sırtını eve dönmüştür. Bir an bekler, notalarla düşünür. Sonra koşmaya başlar, müziğin bir anlık durulacağı yere kadar. Firarı durduğunda karşısındaki kocaman çınarı terk eden son yapraklar yüzüne savrulur. Yemyeşil kalabilmiş bir yaprağı yerdeki karların arasından alıp eve doğru fırlattıktan sonra, yüzünü tekrar her şeyden çevirir. Yaprak karlarla birlikte savrularak evin duvarına çarpar, tuzla buz olur. Remle’ nin arkası dönüktür. Gözünden bir damla daha yaş gelmez. Yürümeye başlar yavaş fakat istikrarlı adımlarla. Ayaz evin sahanlığında durur ve arkasından bakar.
Başka bir zamanda başka bir karmaşada, bir odada insanlar hastanın başında toplanmıştır. Beyaz örtüler içindeki hasta sayıklarken, doktor ve odadakiler çaresizlikle birbirlerine bakar.
Ey acı, bize ne anlatabilirsin?
Odadakilerin arasında Onasırlık, Dün ve Ayaz da vardır. Evde bekletilen bir cenazenin matemi dolaşır fısıltılarla. Kara kış! Kış yasta! Pencerenin dışarısında kar kıyamete devam eder.
Bambaşka bir yerde Remle yürüyor, çıplak ayakları karlara bata çıka. Buraya nasıl geldiğini, ne zaman geldiğini bilmiyor. Umursamıyor da. İçinde hiçbir his hiçbir düşünce yok. Bu sökün eden öyle bir sükûn ki sınırlarında sadece boşluğu barındırıyor. Remle yürüyor, üzerinde sadece incecik beyaz gecelik. Çok eski, çok sade ve soğuğa çok dirençsiz bez parçasının altındaki bedeni, hiçbir şeyi hissetmiyor.
Yataktaki hasta huzursuz, kat kat yorganların altında üşüyor; titriyor. Bilinci yerinde değil, sayıklayarak bir o tarafa bir bu tarafa çevirdiği başı ile sanki bir şeyden kaçmaya çabalıyor. Odayı endişeli yüzler bürüyor. Bu gölgenin içleri istilasıdır. Bu öyle fiziksiz bir gölgedir ki, teni kasvetten örülmüş sıkıntılı bir dantelden başka nedir?
Birden bir kuklacının elleri ipi çekmiş gibi, hasta hariç hepsinin yüzleri pencereye döndüğünde, aynı kar kristaline saplanacaktır odadakilerin bakışları. Kristal rüzgârla savrularak dans ediyor. Bu sema pistinde görkemli bir ayindir.
Remle de tek bir kar tanesine odaklanmış, gökyüzüne bakıyor. Elini açıyor gelip avucuna konsun diye.
Hastanın odasındaki bakışların takip ettiği tane yere kavuşuyor, toprağın o taneyi emdiği anda, Remle’ nin beklediği kar tanesi de avucunda ıslağa dönüşüyor. Sıcak bir ölüm, ölüm ki bir sıcak! Rüzgâr homurdanıyor: avuçlarımızda cehennem!
Remle bakışlarını ileriye çeviriyor. Kardan çayırların ortasında uzakta bir küvet, adımları oraya çekecek.
Hasta, yatağında daha da huzursuzca kıpırdanıyor.
Remle küvetin yanına vardığında karlarla dolu küvetin içinde, başı ve yüzü beyaz bir tülle tamamen kapatılmış çıplak kadını görüyor. Kadının bedeni karların altında kalmış, fakat boynundan ve göğüslerinden yaşlı olduğu belli. Başındaki tül kalın ve kan kırmızı bir kurdeleyle boyundan bağlanarak sabitlenmiş; kadının yüzü net seçilmiyor, fakat her nasılsa gri gümüşümsü ve parlak saçları örtünün dışında kalmış. Remle eğilip kadının uzun ve çok canlı görünen saçlarını tutarken, yüzünde hiçbir hareket yok. Kan donabilir bir yalan, susabilir bir gerçek.
Onasırlık, Dün ve Ayaz’ ın başında beklediği hasta ise çığlıklara ve hıçkırıklara dönüşen sayıklamalarını sürdürüyor. Odadakiler suskun. Kışın ezgileri, bütün sesleri ve sessizlikleri soğuran hükümdür.
Remle’ nin elinde kalıyor saçlar, kadının başından ayrılıyor. Bu bir peruk değil. Kadının kafasının yuvarlak hatları tülün altından seçiliyor. Canlı görünen tek parçası da bedeninden böylece ayrılmış oluyor. Remle saçı elinden bırakıyor ve yere tok bir sesle düşen saç kümesi, dökülürken tellerine ayrılıyor. Remle küvetin içindeki kadını bırakıp tepkisizce yürümeye devam ediyor. Biraz ilerledikten sonra bir uçurumun kenarına geliyor. İfadesinde hiçbir değişiklik olmaksızın uçurumdan aşağıya bakıyor. Düşünce nereye gidiyorsun? Düşünce susma!
Yataktaki hasta can havliyle çırpınarak, bilinçsiz bir şekilde ağlamasını sürdürüyor.
Remle kollarını iki yana açıyor. Kendini uçurumdan aşağı bırakıyor. Soluksuz kalıyor.
Bu sırada yataktaki hasta, aniden soluksuz kalmışçasına derin bir nefes alarak, doğruluyor. Odadaki herkes Remle’ nin uyanmasıyla derin bir nefes alıyor. Remle’ nin gözleri dehşeti içiyor, yaşlar akıyor sessizce.
Bekletilen cenaze, ertesi sabah kaldırılıyor.
Taşlar…, geçmişin taşları; mezarların başlarında, kitabelerin sırtında, mücevherlerin koynunda, sırların dışında ve göğüs kafeslerinin solunda taşlar…
Remle tanıdığı tek akrabası olan, gümüş saçlı bu kadının cenazesine gitmeyi reddediyor. Evde tek başına bekleyecek...
Remle, Demir Dağı’ndan döndükten sonra yaşanan kıştır. Paramparçadır..
eflatun
VİVALDİ KIŞI
Bir hikayeye hiç benzemez, daha çok bir filmdir.
Allegro non molto adımlarla kar taneleri savrulur.
Remle usul notalarla yalnız ve ahşap evin kapısını iter. Uzun bir yoldan gelmiştir. Kalın urbaların altında terlidir. Evin içi, dışı kadar yalnız değildir. Kapının açıldığı hol, darmadağın insanların hareketine teslim... Biteviye dalgın ve dağınık!
Remle’ nin zihni karışır, olanları anlamlandıramaz. Merdivenlerden aceleci fakat ağır adımlarla hayattaki en iyi arkadaşı; Dün iniyordur. Remle o anda adımların, aynı anda hem aceleci hem de ağır olabileceğini keşfeder. Bunu aklına kazır; aceleci ve ağır.
Dün yanına geldiğinde kulağına herkesin bildiği gerçeği fısıldar. Peki niçin fısıldar? Sözcüklerin ardından, yine merdivenlere döner.
Tüm kalabalığına rağmen, o an yapayalnız bir zamandır.
Ağla Remle!
Gözünden bir damla yaş süzülen kurak toprak. Tek damla ağır bir çekimle yere ulaşmaya çabalarken zaman durmuş. Fakat müzik durmaz. Islakla birlikte o da zemine çakılıp zerrelerine parçalanacak. Bu bir devrim, bu gözyaşının gerçeğe devrimidir.
Remle dışarıdadır. Sırtını eve dönmüştür. Bir an bekler, notalarla düşünür. Sonra koşmaya başlar, müziğin bir anlık durulacağı yere kadar. Firarı durduğunda karşısındaki kocaman çınarı terk eden son yapraklar yüzüne savrulur. Yemyeşil kalabilmiş bir yaprağı yerdeki karların arasından alıp eve doğru fırlattıktan sonra, yüzünü tekrar her şeyden çevirir. Yaprak karlarla birlikte savrularak evin duvarına çarpar, tuzla buz olur. Remle’ nin arkası dönüktür. Gözünden bir damla daha yaş gelmez. Yürümeye başlar yavaş fakat istikrarlı adımlarla. Ayaz evin sahanlığında durur ve arkasından bakar.
Başka bir zamanda başka bir karmaşada, bir odada insanlar hastanın başında toplanmıştır. Beyaz örtüler içindeki hasta sayıklarken, doktor ve odadakiler çaresizlikle birbirlerine bakar.
Ey acı, bize ne anlatabilirsin?
Odadakilerin arasında Onasırlık, Dün ve Ayaz da vardır. Evde bekletilen bir cenazenin matemi dolaşır fısıltılarla. Kara kış! Kış yasta! Pencerenin dışarısında kar kıyamete devam eder.
Bambaşka bir yerde Remle yürüyor, çıplak ayakları karlara bata çıka. Buraya nasıl geldiğini, ne zaman geldiğini bilmiyor. Umursamıyor da. İçinde hiçbir his hiçbir düşünce yok. Bu sökün eden öyle bir sükûn ki sınırlarında sadece boşluğu barındırıyor. Remle yürüyor, üzerinde sadece incecik beyaz gecelik. Çok eski, çok sade ve soğuğa çok dirençsiz bez parçasının altındaki bedeni, hiçbir şeyi hissetmiyor.
Yataktaki hasta huzursuz, kat kat yorganların altında üşüyor; titriyor. Bilinci yerinde değil, sayıklayarak bir o tarafa bir bu tarafa çevirdiği başı ile sanki bir şeyden kaçmaya çabalıyor. Odayı endişeli yüzler bürüyor. Bu gölgenin içleri istilasıdır. Bu öyle fiziksiz bir gölgedir ki, teni kasvetten örülmüş sıkıntılı bir dantelden başka nedir?
Birden bir kuklacının elleri ipi çekmiş gibi, hasta hariç hepsinin yüzleri pencereye döndüğünde, aynı kar kristaline saplanacaktır odadakilerin bakışları. Kristal rüzgârla savrularak dans ediyor. Bu sema pistinde görkemli bir ayindir.
Remle de tek bir kar tanesine odaklanmış, gökyüzüne bakıyor. Elini açıyor gelip avucuna konsun diye.
Hastanın odasındaki bakışların takip ettiği tane yere kavuşuyor, toprağın o taneyi emdiği anda, Remle’ nin beklediği kar tanesi de avucunda ıslağa dönüşüyor. Sıcak bir ölüm, ölüm ki bir sıcak! Rüzgâr homurdanıyor: avuçlarımızda cehennem!
Remle bakışlarını ileriye çeviriyor. Kardan çayırların ortasında uzakta bir küvet, adımları oraya çekecek.
Hasta, yatağında daha da huzursuzca kıpırdanıyor.
Remle küvetin yanına vardığında karlarla dolu küvetin içinde, başı ve yüzü beyaz bir tülle tamamen kapatılmış çıplak kadını görüyor. Kadının bedeni karların altında kalmış, fakat boynundan ve göğüslerinden yaşlı olduğu belli. Başındaki tül kalın ve kan kırmızı bir kurdeleyle boyundan bağlanarak sabitlenmiş; kadının yüzü net seçilmiyor, fakat her nasılsa gri gümüşümsü ve parlak saçları örtünün dışında kalmış. Remle eğilip kadının uzun ve çok canlı görünen saçlarını tutarken, yüzünde hiçbir hareket yok. Kan donabilir bir yalan, susabilir bir gerçek.
Onasırlık, Dün ve Ayaz’ ın başında beklediği hasta ise çığlıklara ve hıçkırıklara dönüşen sayıklamalarını sürdürüyor. Odadakiler suskun. Kışın ezgileri, bütün sesleri ve sessizlikleri soğuran hükümdür.
Remle’ nin elinde kalıyor saçlar, kadının başından ayrılıyor. Bu bir peruk değil. Kadının kafasının yuvarlak hatları tülün altından seçiliyor. Canlı görünen tek parçası da bedeninden böylece ayrılmış oluyor. Remle saçı elinden bırakıyor ve yere tok bir sesle düşen saç kümesi, dökülürken tellerine ayrılıyor. Remle küvetin içindeki kadını bırakıp tepkisizce yürümeye devam ediyor. Biraz ilerledikten sonra bir uçurumun kenarına geliyor. İfadesinde hiçbir değişiklik olmaksızın uçurumdan aşağıya bakıyor. Düşünce nereye gidiyorsun? Düşünce susma!
Yataktaki hasta can havliyle çırpınarak, bilinçsiz bir şekilde ağlamasını sürdürüyor.
Remle kollarını iki yana açıyor. Kendini uçurumdan aşağı bırakıyor. Soluksuz kalıyor.
Bu sırada yataktaki hasta, aniden soluksuz kalmışçasına derin bir nefes alarak, doğruluyor. Odadaki herkes Remle’ nin uyanmasıyla derin bir nefes alıyor. Remle’ nin gözleri dehşeti içiyor, yaşlar akıyor sessizce.
Bekletilen cenaze, ertesi sabah kaldırılıyor.
Taşlar…, geçmişin taşları; mezarların başlarında, kitabelerin sırtında, mücevherlerin koynunda, sırların dışında ve göğüs kafeslerinin solunda taşlar…
Remle tanıdığı tek akrabası olan, gümüş saçlı bu kadının cenazesine gitmeyi reddediyor. Evde tek başına bekleyecek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
