11 Ağustos 2009 Salı

11)

En güzel oyunum da denebilir. Rüzgâr’ın okyanustan çıkardığı defterde de kayıtlara geçmiştir. Geçmişin taşları diye anılan taşların arasından, Tuhaf Diyar ’ın antik tarihinin şifrelendiği ve uğursuz kehanet olarak isimlendirilen bilgileri de barındıran Eski Taşlar Kitabelerinde aynı konuya değinilmiştir. 
Remle, Demir Dağı’ndan döndükten sonra yaşanan kıştır. Paramparçadır.. 
                                                                                                                eflatun


VİVALDİ KIŞI

Bir hikayeye hiç benzemez, daha çok bir filmdir.
Allegro non molto adımlarla kar taneleri savrulur. 
Remle usul notalarla yalnız ve ahşap evin kapısını iter. Uzun bir yoldan gelmiştir. Kalın urbaların altında terlidir. Evin içi, dışı kadar yalnız değildir. Kapının açıldığı hol, darmadağın insanların hareketine teslim... Biteviye dalgın ve dağınık! 

Remle’ nin zihni karışır, olanları anlamlandıramaz. Merdivenlerden aceleci fakat ağır adımlarla hayattaki en iyi arkadaşı; Dün iniyordur. Remle o anda adımların, aynı anda hem aceleci hem de ağır olabileceğini keşfeder. Bunu aklına kazır; aceleci ve ağır. 
Dün yanına geldiğinde kulağına herkesin bildiği gerçeği fısıldar. Peki niçin fısıldar? Sözcüklerin ardından, yine merdivenlere döner. 
Tüm kalabalığına rağmen, o an yapayalnız bir zamandır.
Ağla Remle! 

Gözünden bir damla yaş süzülen kurak toprak. Tek damla ağır bir çekimle yere ulaşmaya çabalarken zaman durmuş. Fakat müzik durmaz. Islakla birlikte o da zemine çakılıp zerrelerine parçalanacak. Bu bir devrim, bu gözyaşının gerçeğe devrimidir.

Remle dışarıdadır. Sırtını eve dönmüştür. Bir an bekler, notalarla düşünür. Sonra koşmaya başlar, müziğin bir anlık durulacağı yere kadar. Firarı durduğunda karşısındaki kocaman çınarı terk eden son yapraklar yüzüne savrulur. Yemyeşil kalabilmiş bir yaprağı yerdeki karların arasından alıp eve doğru fırlattıktan sonra, yüzünü tekrar her şeyden çevirir. Yaprak karlarla birlikte savrularak evin duvarına çarpar, tuzla buz olur. Remle’ nin arkası dönüktür. Gözünden bir damla daha yaş gelmez. Yürümeye başlar yavaş fakat istikrarlı adımlarla. Ayaz evin sahanlığında durur ve arkasından bakar.

Başka bir zamanda başka bir karmaşada, bir odada insanlar hastanın başında toplanmıştır. Beyaz örtüler içindeki hasta sayıklarken, doktor ve odadakiler çaresizlikle birbirlerine bakar. 
Ey acı, bize ne anlatabilirsin?
Odadakilerin arasında Onasırlık, Dün ve Ayaz da vardır. Evde bekletilen bir cenazenin matemi dolaşır fısıltılarla. Kara kış! Kış yasta! Pencerenin dışarısında kar kıyamete devam eder. 

Bambaşka bir yerde Remle yürüyor, çıplak ayakları karlara bata çıka. Buraya nasıl geldiğini, ne zaman geldiğini bilmiyor. Umursamıyor da. İçinde hiçbir his hiçbir düşünce yok. Bu sökün eden öyle bir sükûn ki sınırlarında sadece boşluğu barındırıyor. Remle yürüyor, üzerinde sadece incecik beyaz gecelik. Çok eski, çok sade ve soğuğa çok dirençsiz bez parçasının altındaki bedeni, hiçbir şeyi hissetmiyor.

Yataktaki hasta huzursuz, kat kat yorganların altında üşüyor; titriyor. Bilinci yerinde değil, sayıklayarak bir o tarafa bir bu tarafa çevirdiği başı ile sanki bir şeyden kaçmaya çabalıyor. Odayı endişeli yüzler bürüyor. Bu gölgenin içleri istilasıdır. Bu öyle fiziksiz bir gölgedir ki, teni kasvetten örülmüş sıkıntılı bir dantelden başka nedir?
Birden bir kuklacının elleri ipi çekmiş gibi, hasta hariç hepsinin yüzleri pencereye döndüğünde, aynı kar kristaline saplanacaktır odadakilerin bakışları. Kristal rüzgârla savrularak dans ediyor. Bu sema pistinde görkemli bir ayindir.

Remle de tek bir kar tanesine odaklanmış, gökyüzüne bakıyor. Elini açıyor gelip avucuna konsun diye. 
Hastanın odasındaki bakışların takip ettiği tane yere kavuşuyor, toprağın o taneyi emdiği anda, Remle’ nin beklediği kar tanesi de avucunda ıslağa dönüşüyor. Sıcak bir ölüm, ölüm ki bir sıcak! Rüzgâr homurdanıyor: avuçlarımızda cehennem! 

Remle bakışlarını ileriye çeviriyor. Kardan çayırların ortasında uzakta bir küvet, adımları oraya çekecek.
Hasta, yatağında daha da huzursuzca kıpırdanıyor. 
Remle küvetin yanına vardığında karlarla dolu küvetin içinde, başı ve yüzü beyaz bir tülle tamamen kapatılmış çıplak kadını görüyor. Kadının bedeni karların altında kalmış, fakat boynundan ve göğüslerinden yaşlı olduğu belli. Başındaki tül kalın ve kan kırmızı bir kurdeleyle boyundan bağlanarak sabitlenmiş; kadının yüzü net seçilmiyor, fakat her nasılsa gri gümüşümsü ve parlak saçları örtünün dışında kalmış. Remle eğilip kadının uzun ve çok canlı görünen saçlarını tutarken, yüzünde hiçbir hareket yok. Kan donabilir bir yalan, susabilir bir gerçek.
Onasırlık, Dün ve Ayaz’ ın başında beklediği hasta ise çığlıklara ve hıçkırıklara dönüşen sayıklamalarını sürdürüyor. Odadakiler suskun. Kışın ezgileri, bütün sesleri ve sessizlikleri soğuran hükümdür. 

Remle’ nin elinde kalıyor saçlar, kadının başından ayrılıyor. Bu bir peruk değil. Kadının kafasının yuvarlak hatları tülün altından seçiliyor. Canlı görünen tek parçası da bedeninden böylece ayrılmış oluyor. Remle saçı elinden bırakıyor ve yere tok bir sesle düşen saç kümesi, dökülürken tellerine ayrılıyor. Remle küvetin içindeki kadını bırakıp tepkisizce yürümeye devam ediyor. Biraz ilerledikten sonra bir uçurumun kenarına geliyor. İfadesinde hiçbir değişiklik olmaksızın uçurumdan aşağıya bakıyor. Düşünce nereye gidiyorsun? Düşünce susma!

Yataktaki hasta can havliyle çırpınarak, bilinçsiz bir şekilde ağlamasını sürdürüyor. 
Remle kollarını iki yana açıyor. Kendini uçurumdan aşağı bırakıyor. Soluksuz kalıyor. 
Bu sırada yataktaki hasta, aniden soluksuz kalmışçasına derin bir nefes alarak, doğruluyor. Odadaki herkes Remle’ nin uyanmasıyla derin bir nefes alıyor. Remle’ nin gözleri dehşeti içiyor, yaşlar akıyor sessizce. 
Bekletilen cenaze, ertesi sabah kaldırılıyor.
Taşlar…, geçmişin taşları; mezarların başlarında, kitabelerin sırtında, mücevherlerin koynunda, sırların dışında ve göğüs kafeslerinin solunda taşlar…
Remle tanıdığı tek akrabası olan, gümüş saçlı bu kadının cenazesine gitmeyi reddediyor. Evde tek başına bekleyecek... 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder