28 Ağustos 2009 Cuma

12)

Sır Dağı’nda yağmur: kül kokusu havada… 

Onasırlık, doruktaki mağarada oturmuş yağmuru ve uzak ufkun bekçisi okyanusu seyrediyordu Remle geldiğinde. Bakışları dalgın ve düşünceli olduğuna işaretti. Neden sonra; “ıslanmışsın” dedi Remle’ ye, “ bir ateş yakalım”.
Ateşin çıtırtılarının ritmine karışarak, kayadan duvarlarda dans eden kızıl gölgelerin ortasında ısınmaya çalışırken uzun uzun sustular. Yağmurun seslerini dinlerken, kendi akıllarının kurtlarına bıraktılar düşüncelerini.  
Kesikler.., kemirgendir.
Başlangıçlar ve bitimler. 
Gözleri yoran buydu, sesleri azaltan ve çoğaltan. Yağmur jilet gibi yağsa da, içindeki kanın zifiri sızını yıkayamıyordu. Remle kanıyordu. 
O, anlatmadı. Onasırlık ise sormadı. Sonra sessizce uyudular.
Ertesi sabah günün ilk ışıklarıyla uyanan Remle, ışıktan rahatsız olan gözlerini ovuştururken karşılaşacağı hoş sürprizden bihaberdi. Onasırlık gitmişti fakat mağarada yanı başında bir başkası duruyordu, tanıdık birisi. Yanında duran halasıydı.
Sarıldılar birbirlerine.
—Remle’ ciğim konuşacak çok şey var biliyorum, fakat önce eve gidelim.
Ayağa kalktıklarında Remle mağaranın çıkışına yönelecek oldu ki Gabye, tuttu bileğinden; “o taraftan değil”. 
Remle bir an tereddüt etse de, kendisini çeken kolun yönlendirmesine razı gelerek, mağaranın karanlık ve çıkışsız görünen derinliklerine doğru ilerledi. Göz gözü görmez bir halde yürüdükleri noktada, kendilerini bir koridorda ilerlerken buldular. Remle gayri ihtiyari dönüp arkasına baktığında, karanlıktan ve mağaradan eser kalmamıştı. Bir dış kapının iç tarafında olduklarını anladı, fakat bu büyüdüğü ev değildi. Nedense bir an, oraya varacaklarını, bu saçma yerlerden uzaklaşıp kendini evinde bulacağını düşünmüştü. Bir adım daha atmak istemedi.
—Dur bir dakika, neredeyiz? …sanmıştım ki… Bu nasıl bir oyun? Soru şudur: peki ya ben oynamak istemiyorsam?
Her şey yavaşladı, film sardı. Ağır çekim bir atmosferde soluklandığını hissetti Remle. Başı dönüyordu. İçinde bir bulantı hissi vardı. Ortalık karardı. Remle gözlerini açtı. Bir atölyede pek çok insan gibi bir tuvalin başındaydı. Çok sıcaktı içerisi. Dayanılmaz derecede bunaltıcı ve yapış yapıştı tenine değen hava, ıslaktı. Tüm nesneyi saran atmosferin, nahoş bir canavarın ciğerinden çıkan nemli havaymış gibi itici geldiğini ayrımsadı. Sanki aynı canavarın kalbinden gelir gibi bir ses kulaklarında uğulduyordu, bir motor belki bir jeneratör; şu anda gördüğü her şeyi, yaşanan anı, bu sesten ve nefesten bihaber; olağan davranan insanları çalıştıran dişliler… Daha öncesinde kendisinin de içinde bulunduğu bu hayat parçası, her şey daha hızlı ve rahat akarken, belki başka bir biçimde fakat görmek seçimle alakalıdır. Atölyenin kapısı açıldı, birkaç bakışla birlikte Remle de o tarafa baktı. Gelen Ayaz’ dı. Onu gördüğünde heyecanlandı, ona âşıktı. Zaman onunla hızlandı, bu hız nefes almayı kolaylaştırdı. Kulaklarındaki uğultu uzaklaştı. Artık sadece kendi nabzının atışlarını duyuyordu. Gülümsedi. Bu tatlı hülyanın içinde gevşediğini hissederken, aniden Gabye’ nin sesini duydu. Sesi gittikçe uzaklaşan ve gençleşen bir tınıyla söylüyordu; “o halde oynamazsın.”
Ses ve sonrası.
Her şey yavaştı, her şey yavaştı! 
Nefes alması çok güçtü. Bir uğultuyla dönüyordu tüm dünya, başı dönüyordu.
Her yer karardı.
Sonra ani bir ışıkla her yer aydınlandı.
Sır Dağı’nda büyük bir şimşek parladı. Sağanak yağmur başlamıştı yeniden, dehşetli bir gök gürültüsüyle. Remle, halasının gözlerinin içine bakıyordu. 
Gabye devam etti sözüne; “…ama eğer oynamak istemeseydin zaten burada olmazdın.”
Remle içinde olduğu anının içinden sıyrılmış, geri dönmüştü. “Geçmiş rüyalara çok benziyor” dedi, sonra ekledi; “ Rüyaların ne kadarı gerçek, gerçeklerin ne kadarı rüya…”
Halasına doğru yürüdü. Aklında Ayaz vardı.

Burası Gabye’ nin bilinmeyen eviydi. Duvarları mavi çiniden olan bu yapı, uzun koridorun sonunda pek çok merdivenle katlara ayrılıyordu. Evin tuhaf mimarisi, sayılması güç olacak kadar çok kat oluşturmuştu. Uzunlu kısalı bir çok merdiven labirent oluşturmak için tasarlanmış gibiydi. Bir benzetme yapmak gerekirse, büyük ve çok dallı bir ağacın dalları merdivenler, yapraklarıysa katlardı sanki. 
Katlardan birine çıktılar. Bir duvarı kaplayan, rengârenk ve eş değerde olmayan üçgen parçalardan oluşmuş camlarıyla kocaman bir penceresi olan geniş bir salona ulaştılar. Bu salonda birçok saksı ve bu saksılarda çeşitli bitkiler vardı. Duvarlar ise sarmaşıklarla kaplıydı. Ortada küçük bir süs havuzu vardı, havuzun içinde de gerçek balıklar. Bir salondan ziyade bahçe gibi olan bu iç mekân, Remle’ nin pek çok şeyi öğreneceği yerdi. Remle dikkat çekici pek çok ayrıntı içerisinde en fazla gözünü alan, görkemli pencerenin önüne gidip dışarıya bakmaya çabaladı. Fakat cam öylesine opaktı ki hiçbir şey göremedi. Parmak uçlarıyla gayriihtiyarî üçgen parçalardan birine dokundu. Siyaha yakın, petrol yeşili gibi bir renge sahipti üçgen. Bu dokunuşla camdan duvar renklerinden arındı ve saydamlaştı. Camdan gördüğü manzara uçsuz bucaksız, tepelerce devam eden ve engin ufukları da işgali altına almış kocaman bir ormandı. Ormanın yayıldığı alan insanda şaşkınlık ve korku uyandıracak kadar büyüktü. Bu sanki ağaçların istilasıydı. Fakat manzarada tuhaf olan bir şey daha vardı. Pencereden görünen oydu ki dışarıda gün geceye kavuşmuştu, oysa Remle yeni güne uyanalı henüz çok olmamıştı.  
—Remle, bu orman senin Eflatun ve Kraliçe Yosun ile tanıştığın orman. İçindeyken bu kadar büyük olduğunu fark etmek güç değil mi? Gecenin Ormanı derler, nedeni açık, orada günün her saati gecedir. İlgini çeken bu pencereye gelince, bu bir haritadır. Elini dokunduğun her cam parçası sana başka bir yeri gösterecektir, ta ki parmaklarını geri çekene kadar. Ancak aklında daha başka soruların da olduğu açık, mesela ben niçin buradayım ve bunları nereden biliyorum değil mi? 
Gabye, sözlerinin bu noktasında durakladı. Havuzun yanına girip elini suya daldırdı. Suyun içinden, içinde eflatun-gri renkli toz bulunan bir şişe çıkardı ve sözüne kaldığı yerden devam etti;
“O pencerede tam altı yüz on sekiz cam parçası var, hepsine bakıp keşfedeceksin. Bu şişeye gelince, Onasırlık sana vermemi; bununla ne yapacağını senin bildiğini söyledi. Diğer merak ettiğin şeylerin cevabıysa sendedir. Sen neden buradaysan ben de o yüzden buradayım.”
Gabye’ nin sözleri Remle’ nin aklını bulandırdı. Eline aldığı şişeyle ne yapacağını kestiremeden, düşünceli bir nazarla içindeki tozu süzdü. Kendi kendine “ben niçin buradayım?” diye sordu. 
 


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder