--Kendini kaptırdığın şey mutsuzluk değil kendi esintin olsun. Es!, senin zamanın hürriyet. Geçmişi bilmemek şanstır bazen. Geçmişi bilmemek mükâfattır kimi zaman.
Adı Rüzgâr’ dı. Zamanı aşıp da gelmişti. Yüzlerce yılın ötesinden. Zamandı her şeyi unutturan ve hatırlamıyordu geçmişini; bilmiyordu nerden geldiğini. Bekleniyordu yalnız.
Onu beklerken onun hikâyesinin yalnızca bir kısmını biliyordu Onasırlık. Bildiği hikâyenin yeri ve zamanıydı sadece. Bildiği; geldiği yerin vardığı yerle aynı olduğuydu. Zamandı değişen, zamandı aşındıran ya da tortu bırakan. Ve bazıları ona da inanmazdı.
Uzun ve hedefin bilinmediği yolculuklar mutlu ve mutsuz kılar. Rüzgâr’ ın nasibine ilk zamanlarda düşen mutsuzluktu; yanında umutsuzluğu getiren bir mutsuzluk.
--Beni neden bekliyordun? Bir isimden ibaretim sadece. Buraya geldiğimde, kendimi rüzgârın bir parçası olmuş gibi hissediyordum, o kadar kendimden varlığımdan uzak ve bihaberdim, ben rüzgârım dedim. Adım böylece Rüzgâr oldu. Beni, bilmeden, nasıl bekleyebilirsin? Beni
neden bekliyordun? Hakkımda ne biliyorsun ki?
Bir zamanlar...
Kendinden kaçtı bir zamanlar....
O sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu....
Rüzgâr okyanustan defteri çıkarınca, daha iyi hissetmeye başlamıştı. Daha iyi ile daha kötü arasında hep bir yol vardır. Rüzgâr hep aynı yöne vurmaz çünkü. Bir o yana bir bu yana eser. Ama o sabah rüzgâr kuzeyden esiyordu ve dokunuşu eskiyi hatırlatıyordu; eskiyi ve kaçışların boşuna olduğunu… Ölümün coğrafyasını bilmiyordu ama ölüm dışında bağlı kaldığı topraktan kaçış yoktu. Ve bir küçük oda büyüklüğündeki hayattan kaçış, saklambaç oynamaktan başka bir şey değildi ölmedikçe. Öldükçe mi? Onu asla bilemeyeceğiz. Çünkü yaşayan insanlar asla ölmezler. Ölenler hep ölmüş insanlardır.
Poyraz’ ı hemen tanıdı. Unuttuğunu unuttu. Ondan sonra da hatırlamak lazımdı. Çünkü poyraz o sabah sert esiyordu, deli esiyordu. Acıları anlatıyordu. Poyraz’ ın annesinin ölümüydü sebep. Sebebe sebep olmaksa azaptı. Rüzgâr onu sevmişti…
Poyraz zamanın içinden gelmişti sonunda.
Artık her şey netti. Büyük acılar yıkar ve inşa eder. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler. Ölmeyenler hiç bilmeyecekler!
Güneşin Okyanusuna bir aciz kayıkla açıldığında, fırtına ve azgın dalgalar bile yıldıramamıştı cesaretini. Çünkü cesaret anlık çılgınlıklardan başka bir şey değildi. Rüzgâr fırtınadan korkmadı. Fırtınalar rüzgârların çocuklarıydı. Devrilmeden nasılsa ilerledi. Rüzgâr suya daldıktan sonra, ardından dalga kırdı küçük kayığını. Bu yolun dönüşü olmadığını dalgalar da biliyordu. Rüzgâr suya dalarsa ne olurdu?
Artık oğul Poyraz vardı. Söylenmiş sözler ve yaşanmış saatler vardı.
Geçmiş gelecekten daha saklıydı. Geçmiş gelecekten daha fazla yoktu. Bir geçmişin var olup olmadığını bilemeyeceğiz. Çünkü geçmiş rüyalara çok benzer, sonunda elinizde bir düşünce ve bir parça histen başka bir şey kalmaz. Çünkü geçmiş filmlere, kitaplara, masallara çok benzer.
Birçok şeyi hatırlamak da vardı yaşananlarda ki bazıları bunların yazılanlar olduğunu da söyler. Yine de zamanın nasıl bir oyun oynadığını çözememişlerdi. Yalnız yakında gelecek beklenen işareti verecekti. Onasırlık biliyordu;
--Sırlar çok. Sırlar başkalarına değil, kendine.
--Doğru
Yaram daha beter oldu
Doğru
Çünkü artık bahane yoktu
Yazılanların hepsi doğruydu

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder