17 Temmuz 2009 Cuma

2)

İstanbul’ da bir istasyonda.Sabahın erken bir saatinde iki kişiydiler. Birbirlerini görmelerini sağlayacak ışığa rağmen birbirlerini görmüyorlardı.Tünelden gelen metronun gürültüsünü daha bir keskin duydular sabahın ıssızlığında. İkisinin de gözleri, yine de raylardan ayrılıp sormadı ve yanıtlamadı. Hızla gelen araç ani durdu. Tam önlerine denk gelen kapı da ani açıldı. İçeriye doğru adım attılar; aracın içindeki kimsesizliğe doğru.Remle, bu kadar erken bir saatte burada ne işlerinin olduğunu bilmiyordu, merak da etmiyordu. Orada olduklarına göre... Ayaz ile hiç konuşmamışlardı. Bir birleri için bir gölgeydiler sadece. Araç huyu olduğu üzere ani hareketlenmiş ve ani hızlanmıştı. ‘Bu sabah’ ani verilen bir karardı sanki. Her şey kararın işlerliğine uygundu. Işıksızlık, ani gelen bir karanlık, metronun içindeydi ve suskunluk sadece sözlerdeydi, düşüncelerde değil.Karanlıktan hala korkuyor muyum? diye sordu kendi kendine Remle. Bu duyguyu uzun zaman önce başka bir karanlıkta bırakmıştı. Ayaz’ a kırgın mıydı? Öyle çekip gitmelerinden; tek söz söylemeden. Peki ya o kırgın mıydı? Bunları da bilmiyordu. Bu sabah bildiği bir çok şeyi unutmuştu.Büyük bir gümbürtüyle bir istasyonda durdular. Hâlbuki Remle, durağı olmayan bir yolculuğa çıkılmış gibi bir hisse kapılmıştı, araç haddinden fazla ve durmayan çığlıklarla hızlanırken. Kapılar açılınca içeriye ışık girdi. Işık beraberinde büyük bir gürültü ve itişme getirmişti. Bu sabah gibi olacaktı anlaşılan her şey; çok ani. Ayaz’ ı kalabalıkta göremedi. Terk edildiği hissine kapıldı bir an. Eskilerde sıkça yaşadığı bir korku. Sanki gün, küçüklük korkuları için günah çıkartma seansı düzenlemeyi görev edinmişti. Ayaz’ ı aramak gibi bir niyeti yoktu. Bu istasyonda inecekti, kimse umurunda değildi. Yada o öyle olduğuna kendini inandırmıştı bir şekilde.Açık havaya çıktı, dışarıya; daha bir kimsesizliğe attığı adımıyla. Yeraltında olacağını sanıyordu, tıpkı indiği aracın metro olduğunu sandığı gibi. Ama simsiyah buharlı bir trenle metro birbirine pek de benzemiyordu. Şaşırmayı ne zaman unutmuştu ya da şaşırmaya ne zaman alışmıştı?Güneş tepedeydi ve çok yakıcıydı. Olduğu yerde terledi. Kimsesizliğinin içinde rahatsız edici derecede ne çok insan vardı böyle. İstasyon niçin bu kadar kalabalıktı ki sanki. Remle daha da bunaldığını hissetti. Başı döndü. Başıma güneş geçiyor olabilir mi acaba diye düşünüp elini başına götürdü. Saçları terden ıslanmıştı. Kalabalıktan hep nefret etmişti. Dayanamadı gözlerini yumdu, bekledi birisi kurtarsın diye. Boğulduğunu sandı, içini boğan bir duygu kaplamıştı her hücresini. Kalabalıkta kendine çarpan telaşlı ve bir yerlere yetişmeye çalışan insanları duyumsuyordu. Fakat kimse onun çaresizliğini, boğulma hissini, bulantısını hissetmiyordu; duymuyordu. Acaba Ayaz da trenden inmiş miydi? Trene binip geri mi dönseydi yoksa burada mı kalsaydı? Trene binmedi ve kaldı. Tüm bunalımına rağmen. Trenin sireni son kez duyuldu. “ Ayaz metroyla ilk bindiği istasyona geri döndü!” diye düşündü.Yüzüne hafifçe serin bir rüzgâr vurdu. Bu solukla kendine geldi. Gözlerini açtı. Uçsuz bir düzlüğün ortasındaydı ve yalnızdı. Rahatladı.Alışılmadık tonda bir kızılı olan atın üzerinde, aynı tonda; yani koyu kırmızı bir renkte örtülere bürünmüş birini gördü uzakta. Kızıl örtüler rüzgârla dalgalanıyordu ve kızıl atlı atını hızla uzaklara doğru sürüyordu.Simsiyah bir atın üzerindeki simsiyah örtülere bürünmüş ikinci bir atlı göründü sonrasında. Siyah atlı kızıl atlıyı takip ediyordu. Remle siyah atlıyı gördüğünde içine karanlık ve kötücül bir his doldu. Siyah atlının, kızıl olanı yakalayamasını diledi içinden çok içten ve güçlü bir duyguyla. Tam o anda bir şey oldu. Remle siyah atlının dikkatini çekmişti ve atlı yön değiştirmişti. Kızıl atlı gözden kaybolmuştu. Artık hedef kendisiydi. Çok zaman almadı atlının gelişi. Geldiği anda çevik bir hamleyle atından indi. Yüzü de örtülü olan atlının sadece gözleri görünüyordu. Aynı boydaydılar. Göz göze geldiler, taa gözbebeklerinin içine kadar. Bu anlık bakışma esnasında Remle kendisini çok tuhaf hissetti, sanki bu gözlerin sahibi çok iyi bildiği birisiydi. Karşısındakinin konuşacağını tahmin etti. Yanılmadı da. Karşısındaki konuştu fakat bir mucize oldu, sözler Remle’ nin ağzından döküldü.--Hatırla.Gözlerini yumdu, açtı. Hatırlıyordu.En son Onasırlık, Remle’ nin kendi odası olacağını tahmin ettiği odanın kapılarını açmıştı ve daha sonra demişti ki;--Bazen uyku, uyku zamanlarından firar eder. Uykusuzsun. Uyuman gerek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder