30 Haziran 2010 Çarşamba

19)

Caneriten’ de olmalıyım dedi kendine, ısıtıyorlardı içeriyi, bunalıyordu. Derken uyandı, yataktaydı; ama bunun da yine bir sanrı olduğunu düşünerek umutlanmak istemedi, yumuşak bir yatakta olduğuna kendini inandıran yanını susturmalıydı. Gözlerini açmaya korktu.

Sonra Dün ‘ ün sesini duydu. Anımsadı, gelmişlerdi onu almaya; Çilingir hâkim ile Dün gelmişti ve kurtarmıştılar onu Demir Dağı Zindanlarından. Uyanmış mıydı bu kâbustan, peki ne kadarı kâbustu gerçekten?

Caneriten gerçeğin veya kâbusun neresindeydi?

Odaya girmiş olan Dün’ e fark ettirmek istemedi uyandığını. Acıkmış olmasına rağmen ses vermedi çağrısına arkadaşının, uyuyormuş numarası yaptı. Kendiyle kalıp düşünmeye daha çok ihtiyacı vardı. Dün’ ün de bir şekilde burayla bağlantısı olduğunu çok çabuk kabullenmişti. Daha doğrusu artık kabullenişlerini değil de gerçekliği sorguluyordu, bunu yapmakta epey de geç kalmışlığının farkında olması cabasıydı. Pek çok rüyadan geçmişti. Uyanıp gözlerini farklı yerlerde farklı gerçeklikler içinde açmıştı, yadırgamamıştı. Ama bunların hepsi aslında ne kadar saçmaydı. Bu yer durmadan rüyaları gerçeğe karıştırırken yaşananın gerçeklik algısını kırıyordu. Belki de durum tamamen şizofreni sonucudur, bütün bunlar benim kafamın içindedir diye düşündü Remle: “Asıl gerçek yerine böyle olmayacak şeyleri görüp duruyorumdur belki…” Fakat o halde hasta bir akıl nasıl ayırtına varabiliyordu böyle bir ihtimalin? Üstelik yaşadığından emin olduğu şeyleri, kafasının içinde var ettiğini düşünmek bir meseleydi fakat kişi buna kendini nasıl inandırabilirdi, hem de olası hasta bir zihinle... Acaba hepsi uzun bir rüya olabilir mi? Bütün diğer rüyaları kapsayan çok uzun fakat nihayetinde ancak bir uyku kadar uzayabilmesi mümkün bir rüya... Farabi’ nin kelebeğini anımsadı, hep zihninde turuncu canlanan kelebeğin bir kanat çırpışı dalgalandı hayalinde. Hayatı düşündü Remle, çok mu farklıydı sanki günlük hayatın kabulleri? Sadece alışmak mıydı farklı ya da normal kılan bir şeyleri? Beynine format atabilmek mümkün olsaydı, bugüne kadar yaşadığı gerçekliklerin hangi birinin içinde, olduğu dünyayı sıradan ve olağan bulabilirdi ki? Ama yine de bunların hiçbiri mantıklı bir açıklamayı beraberinde getirmiyordu. Hem mantık nerede başlıyordu ve nerede bitiyordu? Kelebek etkisi denen şey mi bu? “Yoksa ben ölülerin arafında mıyım, bütün bu yaşananlar bitmiş bir hayatın izleri ve gölgeleri mi? Geçti mi hayatım geçen diğerleri gibi?”

Böyle bir anda gerçeğin ne öneminin olduğunu bulamadı Remle. Aklındaki hiçbir ihtimale de direniş göstermedi. Hepsi olabilirdi. Hatta bu ihtimallerden birinin olmasını belki tercih edebilirdi o anda. Fakat olmuyordu, daha doğrusu bilemiyordu. Ama bu herkes için böyledir, nerde yaşarsa yaşasın, neye alışmış olursa olsun nerden bilinebilirdi... Yarın başka bir gerçekliğe uyansak, kim kurtaracak bizi içine düştüğümüz gerçekten?

Remle Caneriten’ de yaşadığı acının gerçek olduğunu biliyordu, Ayaz’ı Gabye’nin evinde gördüğünde hissettiği öfkenin gerçek olduğunu biliyordu, Eflatun ile karşılaştığında duyduğu sinsi korkunun gerçekliğini biliyordu…
O halde ne yapmak gerekiyordu?

Masallara inanmak gerek bazen, masalların da size inanabilmesi için...

Bahar son günlerini yaşıyordu, yaza bırakmak üzereydi yerini. Nasıl bir yaz olacaktı bu böyle? Bu son yaz…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder