Demir Dağı’ nda bir şeyler yanmaya başlamıştı.
Uzun süren kurak yazların ardından rüzgârın varlığı hissedilir olmuştu, bu çoğunun bunaldığı bitmez tükenmez bir mevsimin sonuna işaret ettiğinden hoş karşılanan bir durumdu. Başlayan hafif esintinin, yaklaşan fırtınanın ayak sesleri olabileceğini henüz düşünen kimse yoktu. Sadece bilindik eski söylentiler ve her zamankinden farklı olmayan kötü kehanetler hala TD sakinlerinin evlerinde konuşula gelen şeylerdi. Bu da alışılmışın dışında değildi. Oysa Demir Dağı’ nda yanmaya başlayan küçük kıvılcımı rüzgâr hareketlendirirken; cılız bir is, bulutları kendi rengine boyamaya başlamıştı.
Aparle Irmağı’nın kıyısında oturmuşlardı; bir yabancı ve arkadaşı. İkisinin de çetrefilli akıllarını yoran sorular ve cevaplar, ifadelerine yansımıştı. Konuşmak için aceleci davranmıyorlardı. Neden sonra Çılga zihninin sorularıyla cebelleşmeyi bırakıp, kendisinden daha dalgın görünen arkadaşına baktı. Bir yabancı, diye düşündü. Görünen ve gerçek birbirinden bazen ne kadar farklı olabiliyordu. Çılga henüz onunla arasındaki mesafeleri çözememiş olsa da zaman içinde en iyi dostu olacağını hissediyordu bu yabancının; ilk ve en iyi dostu…
Bazı arkadaşlıklar mahkûmiyettir ve ne kadar aksini iddia etmek istesek de hayatın başka seçenek bırakmadığı durumlar vardır. Yabancı yanındaki adamın kendisini nasıl tanıdığına hayret ediyordu, bu adamda da muhakkak bir başkalık olmalıydı. Çılga ona ismiyle seslendiğinde, kendi bile bilincinde değildi olup bitenin. Yabancı uzun mesafeleri kat edip, çok uzun yolları geride bırakarak geldiğinde öyle bir haldeydi ki, kendisi bile unutmuştu nerden geldiğini kim olduğunu ve nereye gittiğini. Fakat Çılga bilmişti. Sonra onu sakinleştirmiş ve savunmasız bir anında gerçek bir dostun olabileceği kadar iyileştirici davranmıştı. Oysa bazı hastalıklar iyileşmez.
Yabancı okyanustan, Çılga’ nın yardımı ile defteri çıkartabilmişti. Gerisi yabancının ellerine bırakılmalıydı. Defterde yazanlara bir anlam katabilecek tek kişi yabancıydı. Yabancının kendini bulmasında ona yardımcı olacak olansa Çılga…
Zamanın eski taşlar üzerindeki yazıları aşındırdığı ve aşındıracağı gibi, kişilerin üzerindeki isimleri de aşındırma kabiliyeti vardı. T.D.’ de isimler sabit durmazdı, tecrübenin; yaşananın kişiden eksilttikleri ve kişiye getirdikleriyle isimler de yeşerir, çiçek açar, meyve verir, olgunlaşır ve düşerdi.
Çılga eski taşların çağırdığı isimleri bir bir aklından geçirdi. Henüz eksik yanı vardı bildiklerinin, ve o çoğunlukla bildiği şeyleri kişilere sormayı tercih ederdi. Bekleyecekti. Eski taşların bilgisi geçmişi işaret ediyordu. Yarınlar, dünlerin yanılsamalarıdır. Aparle ırmağı akmaya devam ediyordu, ırmağın sesleri geçmişten bahsedecek olsa kim bilir nelere şahitliğini ele verecekti. Irmağın öz aldığı yerde soruların cevabı bir öz arıyordu. Yabancıların tekin olmadığı bir yerdir T.D. Ne yabancı tekindir, ne de başkaları yabancı için tekin.
Yabancı suyun içinde geniş zamanın gölgesini görür gibi oldu; bir yüz geçti akıp suyla. Sonra konuşmaya başladı yabancı;
- Kimler kapılmayacak nehirlerin akışına? Meyla olmak çok mu güzel çok mu fena? Sen Çılga, ellerin ve yüzün yaşlı benden, bense yaslıyım ve esasında yaşlıyım senden. Bir çağın yakındaki kapanışının ardından onlarca asır geçecek ve bekleyeceksin, kim bilir belki zaman beni tüketmiş olacak bu dışı genç içi yıpranmış bedenle, öyle mi? Şimdi bilmiyoruz. Elimizde bir defter ve kırık dökük taşların bize söyledikleri... Bir göz bebeğinden damlayan ateş tanesinden mi çıkacak herkesi dağlayacak cehennem? Geçmişe mi yükleyeceğiz geleceğin bütün kabahatini. Geçmiş bir ölmek.., ve ölmekse aşk…
Çılga, karşılık vermedi Rüzgar’a. Rüzgar haklıydı, bekleyecekti..
Ne diyordu eski taşlar;
“Bir hançer ucunda kanadık
İki ışık aldık üç damla ıslaktan
Gözün yaşıyla kavrulduk
Sonra rüzgârla savrulduk
Topraktık
Suya yandık
Ateş aldık zamandan
Bağrımız yandı
Taş olduk”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder