21 Aralık 2009 Pazartesi

17)

CANERİTEN

Yatağındaydı demek. Demek hepsi bir rüyaymış. Ne karmaşık rüyalardı bunlar ardı ardına. Nasıl bir bilinçaltıydı bu böyle? Boynu çok fena tutulmuştu. Tabi ya, yastığı yere düşmüştü işte. Acıyı gösteren kâbusların etkisi bedenini kaskatı hale getirmişti. Karabasan. Üstü açık kalmıştı. Bu yatağı da bir an evvel değiştirmeliydi. Yastığı almak için uzanmaya çalıştı, uyuşan kolunu çok zor hareketlendirdi. Zorlukla kıpırdanıyordu. Biraz gayret daha. Uzandı, kolu boşluğa sarkmadı. Uzanmaya çalıştı. Kolu boşluğa sarkmadı. Karabasan. Bu ne kadar sert bir yataktı. Karabasan. 
Gözlerini hırsla yumdu.

Neden! 

“İyilik öğreten çok, öğretme meraklısı çok. Hadi bakalım kötülüğü öğretin bana, öğrenmeye hazırım. Hadi!”

Hatırlamamak kelimesini aklıdan uzaklara yollamak istedi. Zihninde tekrar eden buydu; hatırlamamak. Hatırlamayacağım dedikçe en ince ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Hatırlamamak kelimesinin kendisi hatırlamaktı. 
Evet, belki de bunu istiyorum dedi kendine; acımla beslenerek, kendimle hesaplaşarak, kendime sunduğum bir adak, kendimi kendime kurban edişim: hatırlamak!

Zaman geri gelmişti!

İki gün öncesinde Caneriten’ deydi. Kustu; kusmuğa bulandı. Ekşi bir kokuyla sıcakta bekletilmiş ceset kokusu birbirine karıştı. Kendi pisliğine karışmıştı. Sıcak bir su döküldü tepesinden aşağı, haşlandığını hissetti. Hemen ardından da buz gibi bir su. Midesindeki tiksindiği küflenmiş ekmek ve bulanık su da dışarıdaydı artık. Yerden toplayıp yememek için uzun süre direnmişti. Süre? Sahi ya… Uzun bir zamandan sonra ilk kez yıkanmış oluyordu bu su sayesinde. Belli belirsiz gülümsedi. Bu gülümsemenin yersizliği ince iğne uçları şeklinde beyninin hücrelerine battı. Bu Caneriten sahi eritiyor muydu içeride kalan her şeyi?

Zaman kaybolmuştu o zaman!

Caneriten’ e ne zaman girdiğini ayırt etmesi mümkün değildi. Gün yahut gece kavramını anlayabilecek bir imkân yoktu. İçeride olduğu ilk anla birlikte ruhu sıkıldı. Hâlbuki canlı ve neşeli renkler hâkimdi bir metrekarelik alanı çevreleyen duvarlara. Kapı nasılsa yok olmuştu. Duvarlarsa tavanı bilinmeyen bir sonsuza doğru akan; canlı ve neşeli renklerle doluydu: sanki dalga geçermiş gibi hayat dolu soyut renklerle… Tavan görünmezdeydi. Tavanı aramak yer çekiminin otoritesini sarsarcasına dipsiz bir kuyuya bakmak gibiydi. İşin aslı Caneriten’ de olmak dipsiz bir kuyunun dibinde kalmışlık demekti. Çıkış yoktu. 

Orada olduğu ilk an çok uzun bir bilinmezle baş başa kalmıştı. Hiçbir şey yoktu, fakat kalp atışlarının gittikçe hızlandığını hissediyordu. Duvarlar sanki üstüne devrilecekmiş gibi bunalmaya başlıyordu insan. Bekleyişin çilesini doldurmaya çalışırken içerisi sanki gittikçe ısınıyordu. Nedense gittikçe nefes almak da daha güç hale geliyordu. “İçerideki havayı çekiyor olmalılar muhakkak, beni burada havasız bırakacaklar” diye düşündü. Boğulacak mıydı bu çılgın renklerin arasında? Sonra birden aklına tuhaf bir fikir geldi; “Acaba bütün bunları kendim uyduruyor olabilir miyim, bu yoksa sadece bir psikolojik işkence mi?”

Ama peki ya bu nefes darlığı, üstelik burnuna gelen kısıtlı hava da çürümüş bir ölüm kokuyordu. Gittikçe azalıyordu. Sonunda leş gibi bir kokuyla dolu olan hava da bitti. Solumaya çalışıyordu deli gibi, kendini zorluyordu. Ciğerleri sanki patlayacaktı. Can çekişiyordu resmen, demek böyle ölecekti. Dayanılmaz bir şeydi bu.. Her yer yangın yeri gibi sıcak ve havasızken yerde kıvranıyordu son gücünü tüketmek pahasına. O anda birden hava verildi odaya. Bu havanın kaynağı veya çıkışı neresiydi? Görmek mümkün değildi. 

İçeriye verilen hava buz gibiydi, bir anda ateş gibi kızgın havasızlıktan dondurucu bir havaya geçiş yapmıştı. Beni pastörize ediyorlar galiba diye düşündü. Üşümeye başlamıştı, hem de çok. İyice büzüştü. Aklımın mikropları ölüyor dedi kendi kendine: “kendimin mikropları, mikrop olan yanım, hastalığım ölüyor.” Hangisinin daha iyi olduğunu ayırt etmeye çalıştı. Issız bir çöl mü, sonsuz bir deniz mi? Derisi duvarlara yapışıyordu. Aniden aydınlığı sağlayan kaynağı belirsiz ışık da yok oldu. Kör olmuş olabileceğini düşünmedi değil. Işık dışında her şey normale dönmüştü sanki. Fakat bu bekleyiş de beterdi. En azından beni karanlıkla korkutamazlar diye rahatlamaya çalıştı içini. Işıksızlık bitmek tükenmek bilmiyordu fakat bir türlü. Ne kadar öylece kaldığını bilemedi. Bu bekleyiş ani ve göz alan bir ışık patlamasıyla son buldu. Beyninde şimşekler çakıyordu ışıkla. Kör olmadıysa bile bu ışıkların gözlerini bozacağı muhakkaktı. Renklerin hepsi iç içeydi artık. Kulakları çınlıyordu, fakat bu da içeride neredeyse var olduğundan emin olduğu bir ses gibiydi. Sanki bir tiz ses, bir böceğe yapılan işkence gibi. 

Şekilsizleşen vücudunun pes etmesinden korktu birden. Öfkeyle karışık bir duyguydu bu. Ya pes ettikten sonra ne olurdu? Hiç konuşmamıştı, suskunluğunu canı gibi korumuştu. Ama içinde bambaşka birisinin uyandığını hissediyordu. Bedenden geriye ne kalıyordu ki, bu nasıl bir akıldı? Kendine bir başka düşkün! Düşkünlük… Gurur ve kibir damarlarının içine civa gibi ağır ve kayagan doluyordu sanki. Bambaşka hisleri keşfediyordu acının eşiğini aşarken. 

Ne kadar süre Caneriten’ de kaldığını bilmiyordu. Fakat iki gün önce en son Caneriten’ de gülümsediğini anımsıyordu, uzun zamandan sonra ilk kez yıkanmışlığın verdiği yersiz hisle. Bu iki günü Demir Dağı zindanlarına geldiğinden beri ilk kez gördüğü güneş sayesinde sayabilmişti, fakat ondan da emin değildi. Hala ne kadarının kâbus olduğunu çözememişti. Caneriten’ den öncesi de vardı. Demir Dağı sınırlarında yakalanışı, Demir Dağı denilen dağın içine kurulmuş zindanlara girişi, tanımadığı kişiler tarafından bilmediği şeyler hakkında yargılanışı, ışık görmeyen hücrelerde is ve yanık azot kokusunun içinde cehennemi görüşü, ardından Caneriten.

Sonra geldiler…  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder