Kimse onun konuşabilirliğini bilmedi uzun zaman, bebekken bile konuşmamıştı çünkü. İnsanlarla iletişime geçmek için en ufak bir çaba bile harcamamıştı. Daha küçük bir çocuk olduğu zamanlarda bile, tavrında anlaşılmaz bir rıza gösteriş vardı. Hiçbir ihtiyacını dile getirecek bir eylemde bulunmamıştı. Önüne konulursa yemiş, konmazsa beklemişti. Fakat dış dünyaya tamamen kayıtsız olmadığını, kendisine yönelik çağrı ve isteklere karşılık vererek göstermişti; bunu aklının da yerinde olduğunu kanıtlarcasına yapmıştı. Zekâsal bir problemi olmadığı öğrenme ve kavrayıştaki kolaylığından anlaşılıyordu zaten. Bunun yanı sıra doktorlar onun konuşmasına fiziksel bir engel bulunmadığını tespit etmiştiler. Verdiği tepkilerle ilgisiz de olsa etrafında olup bitenleri anladığını ispatlayan Kerem yine de suskunluğunu uzun zamanlar koruyacaktı.
Onun halinden sorulan Onasırlık, “sırrın sahibi sırrını açık etmedikçe kim nasıl bilsin işin doğrusunu” demişti onun hakkında. Böyle söylerken bile, bu çocuğun gözlerinde kimsenin görmediği bir şeyi gördüğünü hissediyordu. Öyle ki bu çocuğun gözlerinin içinde acı vardı, kederle boğulmuş gibiydi susmasını bilmeyen gözleri. Bu bakışların konuşkan efkârı, tavrındaki sakinlikle de katmerleşerek pek çoklarına bir tek şeyi işaret edecekti ki o da anne ve babasını henüz doğumunun kırkıncı gününde kaybetmiş bir çocuğun trajedisi olacaktı. Geçirdikleri trafik kazasından kurtulan mucize bir kazazede olarak hayata başlamış olması, Kerem’ in suskunluğunun ve hallerinin travmatik nedeni olarak kabul edilmişti. Fakat Onasırlık diğerleri gibi, onun gözlerinde gördüğünü sandığı şeyin nedeni olarak bu kazayı görmüyordu. Kazanın sonucuydu belki olanlar fakat kaza bir neden değildi ona göre.
Kerem ailenin en genç bireyi olarak, ziyadesiyle bir ilginin odağında büyümüştü. Kendisinden bir büyük olan kuzeni ile arasında on yedi yaş vardı. Kendisinden küçük kimse yoktu ve olabilecek gibi de değildi. Çünkü kendisi ve kuzeni dışında aile bireylerinin tamamı oldukça yaşlı kimselerden oluşuyordu. Onasırlık’ ın da bir evlat gibi sevdiği bu çocuk, büyüdükçe farklı olan tabiatının yanı sıra insanlardan da kaçar bir hale geliyordu. Okuma bildiğinden saatlerce odalara kapanıp okuyor, kimse ile en ufak bir temasta bulunmuyordu. Çoğu zaman sadece Onasırlık’ ın yanına gelmesine izin veriyor, fakat onunla da en ufak göz kontağı bile kurmuyordu. Bakışlarını kaçırışından olsa gerek, bir şey sakladığı yahut bir şeyden korktuğu gibi şüphelere kapılansa sadece Onasırlık oluyordu.
Yıllarca dışarı çıkmadı Kerem. Gittikçe soluklaşan teni gün ışığına hasret gidiyordu. Senelerce odalarda saklandı ve kendini kitaplara verdi. Sonra bir gün kendini kilitlediği odadan çıktı, anahtarlarını elinden tereddütsüz bıraktı. Duyanlar anahtarın yere düşüşündeki tok sesi uzun müddet unutamayacaktı, çünkü bu yankı değişimin ilk elçisiydi. Çok uzun zamandır ailenin geleceği ve Kerem hakkında endişede olan büyükler, o unutulmaz günün gelişinden umudu kesmiş gibiydiler. Kerem o günden sonra bakışlarını kaçırmadı. Bir daha da odalara kapanmadı. Aksine dışarıdan içeriye sığmaz oldu. Yine konuşmuyordu, fakat halindeki tekinsizlik ve bakışlarındaki keskinlik korku veriyordu. Gözlerine çöreklenen ızdırap olduğu yerdeydi, fakat kişileri dehşete düşüren bundan ziyade, başka bir şeydi. Kimse onunla uzun müddet göz göze gelemiyordu, çünkü bunu deneyenler büyük bir umutsuzluk ve çaresizlik duygusuyla kıvranmaya başlıyorlardı. Bu bakışlardaki rahatsız edicilik, kişiyi kendi öz muhasebesine sevk ediyor sonra kişi kendi vicdanı, acıları ve çıkmazlarıyla yüzleşiyor, yoğun bir öz korku ve çaresizlikte bocalıyordu. Bu rahatsız ediciliğin temelinde yatan sanki öylesine karanlık bir büyü, öylesine acımasız bir lanetti ki, yüz yüze geldiği herkesi tereddütsüz bir kasırgaymışçasına süpürüp geçiyor, mutsuzlukların dipsiz kasvetli sandığını kurcalıyor ve bakanları buhranlara uğratıp ağlamaya itiyordu. Onasırlık ilk kez bu bakışlarla yüzleştiğinde her şeyi anlamıştı; yıllarca gördüğünü sandığı şeyi ilk kez bu kadar net görmüştü, sonrasındaysa bir daha asla onunla göz göze gelememişti. Çünkü sırrın sahibi sırrını açık etmişti...
Evin temellerinin cenazelerle sarsıldığı günlerdi. Kerem yetişkin bir adam olurken artık halinde çocukluğundaki uysal tavrından eser yoktu. Eve doğru dürüst uğramıyor, bazen haftalarca kimsenin bilmediği yerlerden dönmüyordu. Evin büyükleri birer birer gözlerini hayata kapatıyordu. Gözlerinde geleceğin yok oluşunun izlerini taşıyarak ölüyordu bu bedenler. Bu bir yıkılıştı.
Beklenmedik bir olay olana kadar.
Kerem bir gün, uzun uzadıya dönmediği kayboluşlarından eve döndü. Yanında Lisan vardı. Çoğu kişinin inanamadığı bir mucizeydi Lisan. O geldikten sonra Kerem bir daha gitmedi. Kimse Kerem’ in onu nereden bulup getirdiğini bilemedi. Lisan da hiç konuşmuyordu Kerem gibi. Yine de aralarında fark edilir bir ayrım vardı ki o da Lisan’ ın daha yabani oluşu, dışarıdan gelen her tür veriye tepkisiz kalışıydı. Onun geldiği yer hakkında herkes ayrı bir şey söyledi, ancak gerçek hiçbir zaman net bir şekilde dillenmedi.
Aşkın pek çok yüzü vardır. Lisan ile Kerem için de bu böyleydi. Birbiri ile hiç konuşmayan, el ele kol kola hiç görülmemiş olan bu iki insan, göz göze bile gelmeden uzaktan seviyordu, üstelik böyle yakınken. Onların aşkı yüz yüze gelmek değil sırt sırta vermekti daha çok. Onlarınki aşkın uzak yüzüydü, fakat uzağın da yakıcı bir yakınlığı vardır. Nadir bakıştıkları saniyelerde, birbirlerinin gözlerinden ne çok şeyi okuyabildiklerini bilen yoktu elbette, onların dünyasının dışında bunu keşfedebilmek zordu ne de olsa. Fakat birbirlerine bakarken ağladıklarında, anlaşılıyordu ki ağlamayı birlikte keşfediyorlar.
Bir bebekleri olduğunda bu T.D’ de büyük yankı uyandırdı. O hoyrat Lisan’ ın tastamam bir annelik içgüdüsü ile davranıyor oluşu da şaşkınlık sebebi oldu. Görünen oydu ki, annesi de babası da bebeğin üstüne titriyordu. Evde yeni bir canlı gözlerini hayata açmış büyürken, bir yandan evde ömrünü tüketenler hayatı terk etmeye devam ediyordu. Bebeğin sütten kesildiği gün evdeki son büyük de gözlerini kapatmıştı. İşte aynı gün Kerem ve Lisan da bir daha geri dönmemek üzere evi terk etti. Bu şaşırtıcı gidişin yankıları uzun zaman dillerde dolaştı. Hâlbuki Kerem bir daha dönmeyeceklerini belli etmiş, geride bıraktıkları bebeklerini çocuk sahibi olamayacak olan kuzenine emanet etmişti.
Lisan’ ın sesini kimse bilmedi. Kerem ise hayatında sadece iki defa konuştu. Üstelik de konuşmasından umudun kesildiği anlarda oldu ikisi de. İlkinde, bir gün yanında Lisan ile çıkıp geldiğinde Onasırlık’ a konuştu. “Lisan, benim eşimdir.” oldu hayatındaki ilk cümlesi. Ondan sonra herkes tekrar konuşsun diye boşuna bekledi. Üç yıl sonra ikinci kez konuştuğunda gidiyordu ve bu sefer Gabye ile konuştu; “kızım kızındır.”
21 Aralık 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder