Mutlu sonu olan bir masal olur belki. Ama mutlu kime göre mutlu kime göre mutsuz ki?
Sahipsiz dudaklarda; tekinsiz kuytularda, uğursuz kehanetin zamanının geldiğine dair fısıltılar dolaşıyordu. İki büyük şehir, hanelerin içinde, kaynağı belirsiz bu söylentilerle çalkalanıyordu. Kimsenin uluorta lafını etmeye cüret gösteremediği bu söylemler, sinsi bir salgın gibi yayılıyor ve şehirlerin kalplerini kemirmeye devam ediyordu.
Dinemis ise, çok uzaklarda saklandığı evin küçücük odasında, bir aşağı bir yukarı gidip gelmekteydi. “Nerede kaldı bunlar, nerede?” diye içi içini yiyerek beklemek zorunda kalmak, sinirine dokunmuştu. Sayısız defadır adımladığı, dışarıdan tamamen yalıtılmış, bu küçücük alanda; hareketli olan tek şey sanki kendisiydi. Zaman yok olmuştu sanki ve korkunun böylesi ne kadar da çileden çıkarıcıydı. Aniden durdu. Vücudu, yakıtı biten bir makine gibi devinimini bırakmıştı. Elinden ayağından bütün kuvvetinin, bütün canının gittiğini hissetti, dizlerinin üstüne yığıldı. Dinemis’ in çöküşü, bir çağın çöküşü gibiydi. Ellerini şişkin karnının üstüne koydu ve kalan son gücünü tüketircesine; “buna değer miydi..” diye mırıldandı.
Ellerini başına götürdü, dehşetli bir ağrı beynini parçalıyordu.
“Doğuma kadar sabretmeliyim” diyerek kendi kendini rahatlatmaya çalıştı, doğumdan sonra nasılsa her şey son bulacaktı. Tek mesele, ondan öncesinde Eflatun’ a yakalanmamaktı. Sonrasındaysa zaten olacaklardan korkmuyordu.
Gözlerini sıkıca kapatıp, ellerinin arasına daha fazla gömüldü. Bilinmeyen lisanın sanrılarına bilincini tamamen kapatmıştı. Artık olasılıkları hesaplamak istemiyordu. Akışına bırakmıştı kendini her şeyin. Biliyordu ki biraz da seçimlerle alakalıydı bu akışkanlık. Karanlık bir düşünce girdabında yol alıyordu;
“ İçimdeyim. İntiharın başkentinde. Artık bilinmeyen lisanın son durağında değilim. Gelen araca bindim. Buradan tüm yollar geriye akıyor. Şimdi, zamanın son durağıdır. Burada sadece geçmişe yolculuk vardır. Ağlamak istiyorum, olmuyor. Ağlanmıyor. Hatırladıklarımdır kendimle donduracaklarım sadece. Bir gün avutucu güce sahip olamayacak, kırık hatırlayışlar. Ya da ben gitmiş olacağım, bilinmeyen lisana dair kelimeleri tükenişimle birlikte tüketip.
Lisanım soldu. Geriye sadece basit bir dilin dilencileri kaldı. O da ancak dinlenebilir. Bir uğultunun içine düştüm. Bir gün tekrar ağlayacağım. Ağlayacağım o kadar çok harfle.
İntihar cinayetin alt kümesi… Ama bunlar masal. Aşkımın ilerde anılacağı gibi, inanılmayacağı gibi… Akılla çılgınlığın arasındaki bağlantının koptuğu noktalar. Keskin. Gönüllü kurban, saplantılarının üst seviye imkânsızlıklarda dolaşan hoşluğundan sıyrılamamış. Sıyrılsam ne olurdu? Güç! Oysa içimden yine hiç olmak geliyor. Ama biliyorum ki hiç bilemem bunu.
Şimdi o yıkıntıdan sürülüyorum. Belki de bir hayali bekleme umutsuzluğu, o hayalin getireceği hayal kırıklığından daha umutludur. Sancılı bekleyişler, sonları yazan; sonlara gebe; sonları yaratan sonuçlardan daha sancısızdır.
Ama ben hep nedensiz, sonları sevdim. Yılmadan, ızdırapla hep sonları. Çünkü hiç sonlar gelsin istemedim.
Bu benim yanlışım. Kül tablaları kadar konuşkan değil, ama onun gibi kokuyor. Başka seçeneğim yok. O yüzden bu sefer de isyanı oynayacağım. Bu benim kül kokan yanlışım. En azından gururumu kurtarmak için mi? Bu kadar gözü karayım. Ama aksi seçeneğimin olmadığını bilmek bu gözü karalığı, korkaklıkla eşdeğer kılıyor.
Yanlışlara çok borçlandım. Yakında yanlışlara ödeme vakti…”
Barakanın kapısı şiddetli bir rüzgârla ardına kadar açıldı. Dışarıda azgın bir bora vardı. Çıkan gürültünün tehdidine rağmen, soğukkanlı ve mağrur bir şekilde başını kaldırdı Dinemis. Gelen Rüzgâr’ dı ve yalnızdı. Donuk bakışlarla baktı Dinemis. “Buradan hemen ayrılmalıyız” dedi Rüzgâr.
28 Eylül 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder